Bir hikayem var çocuklar.
Bundan 100 yıl kadar önce 3 kıtaya yayılmış imparatorluğumuz varken Dünya Savaşı çıkmış, düşmanlar fırsatı ganimet bilip un-ufak etmişler. Son bir hamle ile “Misak-i Milli” denilen “Ulusal Yemin” ilan edilmiş… Misak-i Milli sınırlarını “Vatan” edinebilme savaşımına Mustafa Kemal adlı bir asker önderlik etmiş… O’nun örgütlemesi ile meclis, hükümet, ordu, Anadolu insanı bütünüyle bu mücadeleyi “Kurtuluş Savaşı” olarak kazanmış. Mustafa Kemal; gazi, mareşal, Atatürk olmuş. Yurdumuzu, soyumuzu, dinimizi yok olmaktan kurtaran Atatürk’ü pek çok sever, daha ilkokula başlamadan adını ezberler, resmini görünce bilirmişiz.
Mustafa Kemal, kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin; yönetim biçimini, hukukunu, ekonomisini, yaşam anlayışını, kılığını, kıyafetini tam 15 yılda değiştirmiş, kısa zamanda çok iş başarmış. Büyük kalkınma ve sanayi hamlesi ile ülkemizi saygın ülkeler ailesinden biri yapmış.
Siz bilmezsiniz; biz ilkokulda okurken siyah önlük ve beyaz yakalı formalarımızla bir “ilkokul ordusu” gibi pek güzel olurduk. 10 Kasım’larda beyaz yakalarımızı çıkarır, siyah önlüklerimizle o kara günü, üzüntülü ve yaslı yaşardık. Okullarımızdaki anma etkinliklerinin ardından Atatürk’ün gerçekleştirdiği savaşı, cumhuriyeti kuruşunu, saltanatı ve hilafeti kaldırışını, devrim ve ilkelerini, yaşamının son günlerini gösteren ve bize sonsuz heyecan yaşatan “filmini” seyrettikten sonra yüreğimiz hafiflerdi. Konuşmaları alkışlamaz, sevinmememiz gerektiğini düşünür ve o günü içselleştirirdik. Nerede, neyi, niçin, nasıl ve ne kadar zamanda yaptığını hepimiz tek tek bilir, O’nun kim olduğunu idrak ederdik.
Bir gün bir büyüğümüz; “Atatürk de bir insandır, O’nun da hataları vardır” deyince, ne hataları olduğunu anlamadığımız gibi, başımıza kaynar su dökülmüş gibi olduk. Bu anlı-şanlı sözü; o zamanın aydınları (!) alıp, irdeleyip, destekleyip, yoğurup, eğip-büküp; koca ATATÜRK’ü, milletinin gözünde sıradanlaştırmaya giriştiler; “yel kayadan ne alırsa” o kadar. Hala bakınız Anıtkabir’e, heykellerinin önüne, okullara, konutlara, koca koca binalardan sallanan Atatürk fotoğraflarına ve bayrağımıza… Korna seslerini duyuyorsunuz değil mi?
Sonra dediler ki; “10 Kasım’ları yas günü olmaktan çıkarıp, Atatürk’ü Anlama Günleri” haline getirmeliyiz. Her söylediğiyle Atatürk kadar önemli hale getirilen büyümüzün oluşturduğu yüksek kamuoyu sayesinde, bizim mütevazı siyah önlük beyaz yakalı ilkokul giysilerimiz, sizlere renk renk forma olarak sunuldu. Gerisini siz de biliyorsunuz çocuklar… Maksat neydi, anladık. Hani “Bir musibet bin nasihatten iyidir” derler ya, tam öyle anladık.
Kılık-kıyafet deyip geçmeyin çocuklar; o ne kadar çok şeyi bir bakışta anlamamızı sağlar, biliyor musunuz?
Bugün de ATA’mızı renk renk önlükleriniz içinde, siyah önlük beyaz yakalı anneleriniz ve babalarınız gibi, o masum, o içten, o sevgi dolu sözlerle andığınızı görüyoruz. Çünkü, O’na kuşakların gönül borcu (minnettarlığı) bitmez. Öyleyse haydi hep birlikte söyleyelim:
Doktor doktor kalksana,
Lambaları yaksana,
ATAM elden gidiyor,
Çaresine baksana.
Sevgili çocuklar; Atatürk; sevmeye, saymaya, anmaya ve anlamaya değer bir hazinedir. Sizi bu hazineden mahrum etmeye çalışanlar çıkacaktır. Bu hikaye burada bitmez, sizler de sonraki kuşaklara anlatacaksınız. Çok söz gerekmez; akıllısınız, vicdanlısınız.
