Hepsi Bu - Rasim Akkaya
Eskiden insanlar; kendisi ile ilgili olmayan herhangi bir olumsuz duruma tanık olmuşlarsa, “Bunu mahkemeye vereceksin” demezlerdi, “Bunu gazeteye vereceksin” derlerdi. Bunun anlamı kişinin cezalandırılmasından çok, ayıplanması, kınanmasının istenmesidir. Mahkemenin kanun namına, millet adına karar vermesi gibi, gazetecilik faaliyetinden beklenen de kamuoyu adına hesap sorulmasının arzulanmasıydı.
Gazetecilerin pek sevdiği bir durumdur; kamu adına, insanların haber alma hakkına hizmet etmiş olma duygusu. “İşleri güçleri yalan yazmak” önyargısı olsa da insanlar, haber alma, bilgilenme, kültürlenme, en azından kısayoldan bir okur olmanın hazzını duyarlardı. Okuması olan her yurttaş, ekmek kadar gereklilik duymasa da okuma gıdası olacak kadar anlayışına uygun bir gazeteyi cebine koyup, evine giderdi. Kitap okumasa da gazeteyi aralıklı da olsa alır okurdu.
Okuduğu gazetenin düşünce iklimlerine göre de yaşamına yön verir, siyasetini, toplumsal her olaya bakışını o gazeteden kültürlendiği oranda biçimlendirirdi. Okuduğu gazeteye güvenir ve edindiği bir bilginin doğru olduğunu “Gazete öyle yazıyor, gazetede okudum” gibi bilgiçlik de taslardı, yeri geldiğinde etrafındakilere.
O zamanların insanları olarak bizler kitaptan çok, gazeteden etkilenerek biçimlendirirdik, geleceğimizi. Kitap pahalı mıydı, yoksa gazete bize yetiyor muydu, işimize öylemi geliyordu, yanıtı zor olmakla birlikte, şu söylenebilirdi belki: her birimizin önündeki örnek, ancak gazete okurluğu ve radyo dinlenilmesi kadardı. Arkadaş, okul, gazete ve radyo. Sonraları sinema. Bunlar; iletişimin, etkilenmenin ve kültürlenmenin temel yapılarıydı.
Gazetecilik, erdemli bir işti gözümüzde, en azından benim. Gazeteci, en doğru ve dürüst olması gereken kişiydi; öğretmen gibi, imam gibi. Herkese her şey yakışabilirdi, ama bu üç mesleğe yakışmaz, yakıştırılamazdı. Çünkü, bu mesleklerin görevlileri, meslek etiğini, yaşam biçimi olarak ortaya koymak durumundaydı.
Toplumlar ve kişiler, kendisinin yapmadığını veya yapamadığını, başkasından beklemek eğilimindedir.
Aslında bir şeydir, aranan…
Kişi olmak, birey olmak, donanımlı olmaktı işin özü. Çok severim Atatürk’ün, Tevfik Fikret’ten edindiği “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür”, özlü sözünü... Demek ki fikrin, düşüncen hiç kimseye bağlı ve bağımlı olmayacak. İraden, bilinç yetin, istencin özgür olacak, kararları kendin verebileceksin. Vicdanın özgür olacak; işsel gücünle, kendi ahlak değerlerin üzerinden, iyi olanı ve doğru olanı yapabilme duyuncuna sahip olabileceksin. İrfanın özgür olacak; anlama, bilme, anlayış, bilgelik ve hikmet sahibi olarak, kültürel donanımla bezenmiş olabileceksin ki her ne ise işini yaparken de yaşarken de erdemli olacaksın. Hepsi buydu aslında.
Evet, hepsi bu… Okumamızın da yapmamızın da yaşamamızın da... Bilmemiz gereken, yapmamız gereken, olmamız gereken de.
