Özgür Özel ve 91 milletvekili ile beraber kurulan YENİ Parti'nin Genel Merkez binası Ankara'nın Çankaya ilçesinde açıldı. Bunun ardından Özel, YENİ Parti Genel Merkezi'ndeki ilk canlı yayın için ekranların karşısına geçti.

Halk TV yayınında gazetecilerin sorularını yanıtlayan Özel, YENİ Parti'nin genel merkezi ve otobüsünün 152 bin bağışçının parasıyla tutulduğunu belirtti. Özel, bağış kampanyasında toplanan miktarın 539 milyon lirayı geçtiğini belirtti.

YENİ Parti'ye 18 günde 600 binden fazla yurttaşın üye olduğunu belirten Özel, söz konusu rakamın AKP'nin ilk yılında elde ettiği üye sayısının katbekat üzerinde olduğuna dikkat çekti.

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel, üyelerin partinin genel merkezinin belirlenmesinde doğrudan etkili olacağını ifade etti.

YENİ Parti lideri Özel, “Bugün ilk iş günü, ben de ilk geldim, bütün arkadaşlar da. Yani bir toplantı yapmak üzere, bir siyasi çalışma yapmak üzere geldiğimiz ilk gün. Yarın da ilk MK toplantımızı yapacağız burada. Bugün Parti Meclisi, Kurucular Kurulu ve tabii milletvekilleri ile kurduğumuz için üç kurul birbirine çok yakın. Kapalı grup toplantısı, Kurucular Kurulu toplantısı, Parti Meclisi toplantısını yaptık. Her birinde almamız gereken kararlar, onaylamamız gereken kararlar, yönetmelikler filan vardı. Onları yaptık, onun dışında da genel olarak değerlendirmelerimizi yaptık” dedi.

“YEPYENİ BİR ÖRGÜTLENME MODELİ GELİŞTİRDİK”

Özel, şunları söyledi:

(Bağışçılara ne söylemek istersiniz? Ne kadar para harcadınız, kasanızda ne kadar para kaldı bu binadan sonra?) “İlk başta ‘Bir binamız olmalı’ diye yola çıktığımızda verecek hiç paramız yoktu. ‘Bir parti kuracağız, partide bağış kampanyası başlatacağız. İşte o kampanyadan para toplanacak. Ancak öyle verebiliriz’ diye. Bu bina üç ay ödemesiz, zaten tadilatla geçen süre… ‘Üç aydan sonra, 1 Ekim’den sonra kira ödeyeceğiz’ diye konuşmuştuk. 152 bin bağışçımızın yaptığı bağışlarla hem bu bina, hem otobüs, hem birçok ihtiyaç var tabii. Araçlar… (600 milyon lirayı geçti herhalde?) 539 milyon lira. Bunun içinde bir, ilk başta yaptığımız üyelik başlayana kadarki bağış kampanyası var. Üyelik başladıktan sonra bir ilk giriş aidatı ve üyelerin kendi seçtiği aidat… İlk giriş aidatını da kendiniz seçiyorsunuz ve ödeyeceğiniz aylık aidat. Şu ana kadar yapılan bağışlar, ilk giriş aidatları ve ilk ay için taahhüt edilen paranın toplamı 539 milyon lira. ‘Bir kredi kartından ben her ay şu kadar öderim’ diyenlerin toplamı 30 milyon lira. 30 milyon lira da aylık bir gelir var. Ayrıca ‘Bu senenin aidatını peşin verdim, seneye bugün tekrar çekin’ diyen de yanılmıyorsam bir 89 - 90 milyon lira öyle bir toplam para var. Toplamı 539 milyon lira. Tabii Hazine’nin bu büyüklükteki bir partiye vereceği paranın üçte biri bile değil, dörtte biri kadar. O açıdan ocak ayı geldiğinde yine Hazine yardımı olmayacak, diğer partiler alacak. Ama üyelikler sürüyor. (Üye sayısı ne kadar?) Tam 600 bini dün gece geçti. 600 bin üyemiz var. Bu tabii böyle ilk başta şaşılacak bazı şeyler var içinde. Mesela 400 bini üye kaydını tam anlamıyla kendisi yapmış, kendisini bize tanıtmış, görev almak istediği alanları söylemiş, ödemesini kredi kartıyla yapmış, kendi Yargıtay’a bildirmiş ve Yargıtay’dan da onay almış. Bu işlemlerin tamamı altı dakika sürmüş. Eskiden bu işlemler en kısa üç ay, bazen altı ay - bir yıl sürüyordu. Yepyeni bir örgütlenme modeli geliştirdik.” 

“ÜYE SAYISINDA ÇOK ÖNEMLİ BİR BAŞLANGIÇ YAPTIK”

“Teknolojik olarak Yargıtay’ın web servislerine bağlanan bir sistemle, yani elden teslim yerine anlık sorguyu yaptık. Tabii bunun zorlukları var. Bir başka partiye üye çıkınca ki hepimizin bir önceki partisi… Oradan e-devlet’ten istifa edemezseniz, henüz istifanızı kabul edecek kimse yok Anadolu’da hiçbir yerde. Verseniz de almıyorlar filan. O yüzden birçok kişide ‘Başka partiye üyeliğiniz var’ diyor, geri dönüyor. Ama 400 bin kişi online üye oldu, 200 bin kişi de formla üye oldu. Örneğin AK Parti üyeleri ile çok övünür. İlk yıl AK Parti, 400 bin kişi üye kaydedebilmişti kurulduktan sonra. Biz 18 günde 600 bin kişi kişi kaydettik. Bu çok önemli bir başlangıç. Avrupa’da İspanya’da iktidarda Pedro Sanchez’in partisi. Yanılmıyorsam 253 bin üye ile. İngiliz İşçi Partisi ve Alman Sosyal Demokrat Partisi ile üçünün toplamı neredeyse bizim üyemiz kadar. Her üyemiz aidat ödüyor. 400 bini dijital olarak kredi kartıyla ödüyor. 200 bininin önemli bir kısmı ödedi, bağış makbuzu karşılığı. Ya da ilk günlerde daha makbuzlar yokken kaydolmuşlar var, onlar da ‘Makbuz gelince çağırın, öderiz’ diyenler. Bir bilgi vereyim. Zaten ben odacılıktan da geldiğim için aidatın kendisi kadar yarattığı aidiyet önemlidir. Birisi bir işe para veriyorsa arkasını arar, ‘Bu paramı nereye harcadın?’, ‘Doğru politikalar yapıyor musun, doğru kampanya yapıyor musun?’, ‘O kadar aidat ödedik, sen şu alanda niye geride kaldın?’ O yüzden paradan ziyade 400 bin kişinin kredi kartındaki düşünün veri güvenliği filan ne kadar haklı endişeler olabilecekken, 600 bin kişinin de işte ‘YENİ Parti’nin kurulmasına izin verilmeyecek, şu olacak, üye olanlara soruşturma açılacak’ gibi tuhaf laflar… Tabii hepsi sırf YENİ Parti başarılı olmasın diye söylendi. 600 bin kişinin böyle toplam 18 gün gibi bir sürede üye olması büyük rakam. Ayrıca sürüyor. Ayrıca yarın kesinleştireceğimiz ama bugün milletvekillerimiz, kurucularımız da onayladılar ve yarın MYK kararıyla duyacağız. Eylül ayı boyunca üye olanlar ilk başkanlıklarında, eylül ve ekim boyunca üye olanlar da Genel Başkanlık için oy kullanabilecek. Yani 26 Ağustos tarihini ilçeler için mecburen bitirdik. Artık listeler askıya çıkıyor. Ama eylülde üye olanları yani bir vatandaşımız yarın gidip YENİ Parti’ye üye olduğunda YENİ Parti’nin il başkanlığında gidecek oy kullanacak il seçiminde ve Genel Başkanlık seçiminde oy kullanabilecek. Bu önemli bir gelişme tabii. Bunun da üyelikleri hızla devam ettireceğini düşünüyoruz.”

“1 MİLYON ÜYEYE KISA SÜREDE ULAŞABİLİRİZ”

(Otobüsü de soralım, ‘Teyzem sağ olsun.’ Ayşe Teyzeydi sanırım) Evet. (Onu otobüsün üzerinde görecek miyiz?) Çağırıp ‘Gel teyzem, otobüsle gezelim’ demek olmaz. Otobüsü teyzeme götürmek lazım. İzmir’e gittiğimizde inşallah Ayşe Teyzeme gideceğiz. Bir çayını ve kahvesini içeceğiz, teşekkür edeceğiz. Geçen gün izledim, hatta telefon açacaktım elim ermedi. Galiba sizden bir röportaj. Halk TV’de. ‘Arkasındayım, sözümün arkasındayım’ diyor. (Bir ayda yaptı, hem binayı kurdu teyzeler. Sağ olsunlar) Evet, hem bina kuruldu. Ayrıca şunu söyleyeyim. Şu ana kadar 72 ile 857 ilçede örgütlendik ve bir adres söyledik. Bir bina tutuldu yani bir göz oda bile olsa, bir küçük dükkan bile olsa ki bazı yerlerde çok güzel ilçe binalarımız, iyi binalarımız var. Büyük bir imece ile. Yozgat İl Başkanımı dün de gördüm. Kendisiyle bir önceki görüşmemizde diyor ki… Önceki partide de İl Başkanımızdı, hatta bana muhalifti ilk başta. Sonra birlikte çalıştık ve şimdi de YENİ Parti’nin İl Başkanı olarak görevlendirildi. O mesela diyor ki ‘Ben hiç böyle bir şey görmedim yıllardır. Gelen çayıyla, şekeriyle geliyor partiye.’ ‘Geliyor, bakıyor, bir dolanıyor. Ne eksik görürse iki sandalye alıyor, geliyor. Saat alıyor, geliyor’ diyor. Böyle bir inanılmaz imece ruhu var, büyük bir heyecan var. O açıdan da YENİ Parti’nin bu yeni heyecanı ve hem üyelerin, hem de mesela bu 600 bin üyenin… Net rakamları önümüzdeki günlerde raporlaştıracağız ama 200 binden fazlası daha önce hiçbir partiye üye olmamış, yepyeni üyeler. (Genç mi o üyeler?) Her yaştan. O kırılımları da çalışıyor arkadaşlar. Bir de şöyle tahmin ediyorum yani 1 milyon üyeye de çok kısa bir zamanda ulaşacağız gibi görünüyor. İnanmaz. Tabii bu ilk başta online üyelik sisteminde örneğin 160 bin kişi ödeme aşamasında vazgeçip dönmüş. Yani bütün aşamaları yapmış, o kredi kartı olmadığı ya da endişe ettiği için yani. İnternetten bilgileri girmeyi filan. Çok güvenli bir sistem, en üst düzeyde güvenli ve partiye dahi iletilmiyor. Sadece yanılmıyorsam İş Bankasının bir sistemi. İş Bankasının veri gizliliği içinde yani bütün bankacılık sistemi ne kadar güvendeyse bu da o kadar. Hiç YENİ Parti bilmiyor bile hangi kredi kartıyla ödediğini. O bilgilerin hepsi bankacılık kanunu gereği aracı bankada kalıyorlar.”

“BELKİ DE HUKUK TARİHİNİN EN ŞAİBELİ KARARI VERİLDİ”

(YENİ Partinizdesiniz. Ama eski defterleri kapatmak, oradaki senaryoları konuşmak lazım) “Biz kapattık eski defterleri. Ama hani sizin aklınıza takılan varsa konuşalım. (Eylül ayı içinde Yargıtay’dan butlan kararına ilişkin bir son karar bekleniyor. Bunlar konuşulurken siz geçen gün Kocaeli’deydiniz bir seçmenin sorusuna ‘Şimdi bizim binamızda oturuyor, sayılı günlerini sayıyor’ dediniz. O sözünüz Yargıtay kararına ilişkin beklentiniz çerçevesinde yorumlandı. Bir de bu geçen hafta ihraç edilen PM üyeleri YENİ Parti’ye üye olmadılar. Onların bu kararı da beklentinize yönelik yorumlandı. Bu karara ilişkin beklentiniz, hem A - B - C - D planlarınız ne?) “Bir kere sağlık ocağında teyze, tabii peşimizde gazeteciler, canlı yayın açık filan. Böyle ‘Ne yapıyor?’ deyince dedim ‘Bizim binada oturuyor.’ Yani teyzeyle sohbetimiz, siyasi değerlendirme filan değil. ‘Gün sayıyor’ filan. Mevzunun kendisi şu; seçilmeden gelinmiş bir makam ve normal şartlarda delege bize oturtmuştu oraya. Yargı eliyle, onu kastettiğim bir şey. Yargıtay kararından umutlu muyum? Şu açıdan umutluyum. Yani bir böyle bir kararın, yani kararı Yargıtay’dan emekli olmuş, ya da Yargıtay’da bulunanların vatandaşın anlayacağı dilden izah ettikleri şu. Bu istinaf mahkemesinin aldığı bu tedbir kararı olacak iş değil. Sonuç doğuran tedbir olmaz. ‘Sonuç doğuran tedbir ne demek?’ derseniz şöyle diyor: Bir yandan boşanma davasını göreceksin bir yandan çiftlerden birine evlenme izni vereceksin. ‘Olmaz’ diyor yani. O zaman gördüğün davanın kıymeti kalmaz. O yüzden yani bir tedbir karar verdiğinizde, o kararın sonuç doğurmaması lazım. Öyle bir karar verdi ki orada İstinaf Mahkemesi, bir de hani olmadık bir şekilde. Gerçekten o kararın, hiçbir şey olmasa, Allah huzurunda, kanun huzurunda hiçbir şey olmasa karşı karşıya geçip o kararı imzalayan ‘Ne murat ettin be Murat bu kararla?’ diyeceğiz ki sen bunu nereden bildin de yaptın kardeşim? Yani o kadar siyasi, o kadar çalışılmış, o kadar Adalet Bakanlığı yönlendirmeli. O kararı orada alan heyetin konuyla hiç ilgisi yok, siyasi partiler kanunu ile ilgisi yok, orası bambaşka yani evlenme işlerinin bakılacağı falan filan, Evlenme, boşanma işine bakacak bir yerin alacağı karar değil. Bir de öyle bir şey ki mesela tedbir kararı veriyor, aynı dosya, aynı olay, aynı iddialar… İstanbul’a vermiyor tedbiri. Çünkü orada kayyım var, Gürsel Tekin var. Tedbir verirse o gidecek. Yerine Canan Kaftancıoğlu ile birlikte seçilen yönetim gelecek ve o arkadaşlar değişimci. Yine Özgür Çelik’i seçebilirler dışarıdan. İçlerinden birini seçebilirler. O yüzden oraya aynı mahkeme aynı şeylerle tedbir vermiyor. Bizim buraya tedbir veriyor. Sen 2020 yılında seçilmiş İstanbul il yönetiminin bugünkü siyasi parti içi tercihini nereden biliyorsun da bu karar veriyorsun? Olacak iş değil yani. Belki hukuk tarihimizin en tartışmalı ve en şaibeli böyle çok büyük soru işaretlerini her yönden bulunduran ve günü geldiğinde savunmayacak bir karar verdiler.” 

“YARGITAY’IN KARARINDAN ÜMİTLİYİM”

“Bir partiye el değiştirdiniz, yeni bir parti kuruldu. O parti bir sürü ihraçlar falan filan yaptı. Para harcıyor şimdi mesela yani. Para harcıyor. Mümkün değil. Oysaki siyasi partilerde bu tip durumda hemen bir tarafsız bir çağrı heyeti atanır. Çağrı heyetinin görevi derhal kongreyi yapmaktır. Bir seçilmişe bırakmaktır. O çağrı heyeti eleman alamaz, bina alıp satamaz, para harcayamaz, sadece kongre yapar. Seçimle ilgili düzenlenmiş alanları bırakıp bambaşka, medeni hukuk alanından parti dizayn ettiler yani. Düpedüz bir darbe. O yüzden ben Yargıtay’ın kararından ümitliyim. Ne yüzden ümitliyim? Atatürk’ün kurduğu, hepimizin emeği olan o partinin seçilmemişler tarafından haksız yönetilmemesi. Varıp da dönüp gidip oraya ben dönecek halim yok oraya. Biz YENİ Parti, yeni yolunda devam edecek. Ama ne olur? O partinin bir an önce bir kurultaya gitmesi, öyle butlancı falan değil, seçilmiş birileri tarafından yönetiminin devralınması, ondan sonra da kendi kararını kendisinin vermesi lazım. Ama şey olmaz yani bu darbenin ürününe Cumhuriyet Halk Partisi teslim edilemez. O yüzden de evet Parti Meclisi’nin orada tedbir kararı kalktığında, orada birilerinin yani şimdiki butlanla gelen yöneticiler gidince, orada birilerinin kongre kararını alması lazım. Oradaki organ PM. Tedbir kalkınca son seçilmiş PM. Biz milletvekilleri olarak geldik, arkadaşlarımız orada kaldı. Biz zaten hiç de gizlemedik bunu. Dedik ki ‘Tedbir kalkarsa kurultay yapabilmek için bırakıyoruz arkadaşlarımızı’ dedik. Kararı alsınlar, kurultay kararı alsınlar diye. Sağ basın filan şey yazdı, iktidara yakın basın ‘Efendim Truva Atı.’ Ne Truva Atı? Truva Atı olsa olsa işte bu istinaf mahkemesinin yapmış olduğu kararla içeri soktuğuna Truva Atı denir. Dışarıdan içeri sokup içeriyi ele geçirmek. Butlan işi bir Truva operasyonudur. Partinin seçilmişlerinin bir yanlıştan Yargıtay döndüğünde, partilerini kurultaya götürmesinin neresi deriz Truva Atı? Düşünsenize alt mahkemenin kararını Yargıtay gibi güçlü bir üst mahkeme bozuyor, yanlıştan dönüyor. O noktada o partinin seçilmişlerinin geri gelmesinden doğal ne olabilir? Biz bekliyor olsaydık bu süreci, biz zaten otomatikman göreve giderdik. Ama millet bekletmedi. Millet dedi ki ‘Siz yürüyün, doğru bir yolda yürüyün. Biz arkanızdayız’ dedi. ‘Gerisini düşünmeyin’ dedi. YENİ Parti’yi kurduk. Bizim aklımız geride filan değil ama oranın böyle bir yağmalanmasına, siyaseten de yağmalanmasına, milletin umutlarının da yağmalanmasına, partinin varlıklarının, kaynaklarının da yağmalanmasına seçilmemişler tarafından… Şimdi işten neler neler oluyor yani böyle anket şirketleri geliyorlar gidiyorlar anlatıyorlar. Aklım almıyor duyduklarıma. Ama artık yani meşgul olmak da istemiyorum. Ama bir yandan da oranın hukuk eliyle bu yapılan yanlıştan bir temize çıkması lazım. (Seçimde bir yönetim gelse, sizinle de uyumlu olacağını düşünseniz, bir ortaklık ve ittifak kurar mısınız?) Her şey olur yani. Öyle Cumhuriyet Halk Partisi’nin seçimle gelen bir yönetimi olur, o yönetimde zaten yani Cumhuriyet Halk Partisi’nde ya da başka partide seçimle, usulüne uygun seçimle genel herkes baştacı yani yani. Yoksa kim ne diyebilir?”

“MUHARREM İNCE MESAJ ATTI”

(Muharrem İnce ‘Ben CHP’den başka bir yere gitmem. Bir kere gittim onda da kendim parti kurdum. Parti kurmak turşu kurmaya benzemez. Helal parayla kuracaksan zor iştir’ dedi. Helal para vurgusunun YENİ Parti’ye yönelik olduğu konuşuldu.) “Vallahi şimdi ilk duydum, alındım. Zaten hani parti kurmamızın eleştirilmesi çok normal. Zaten Muharrem Bey’in kendi açıklaması var. O bana ‘Memleket’i kapatmayayım, butlan gelirse oraya geçeriz’ diye söylemişti. Hatta onu eleştirenler olmuştu. Butlan ihtimalinde bir partiye gitme ihtimali, Muharrem Bey’in de dile getirdiği bir şeydi. İlk duyduğumda vuruldum. Sonra okurken ‘Yahu konuşurken konuşurken laf buraya gelmiş’ hani falan. Ben bir de şöyle bir şey var, Muharrem İnce birçok zorlu süreç yaşadı. Parti içinde rakip oldu, Kemal Bey’le yarıştığında çok sert süreçler oldu. Parti kurduğunda işte ‘Sarayın adamı’ veya ‘Saraya giden CHP’li.’ Ben dedim ‘Asla böyle bir şey yoktur, olmaz.’ Ben Muharrem İnce’nin hiçbir sürecinde ona kötü konuşmamışımdır. Çünkü partinin evladıdır. Bu süreçte de kendisi partiden ayrılmıştı, partiye davet ettik, geldi otobüsün üstüne çıktı şey yaptı. O tabi haram para lafı falan olunca… Ama ben böyle şeylerde kişinin kendi beyanını çok esas alırım. Buraya gelmeden 20 dakika önce Parti Meclisi toplantısı sırasında cep telefonuma mesaj atmış Sayın İnce. Demiş ki ‘Sayın Genel Başkanım. Vurgum, helal parayla Memleket Partisi’ni kurduğuma ve orada yaşadığım zorluklara ilişkindi.’ Hani geçmişte de diyorlardı ‘Beşli Çete finanse ediyor Memleket Partisi’ni’ falan. ‘Geçmişte helal parayla kurduğumuzu ve Memleket Partisi’nin maceramıza yönelik. Size yönelik bir şey yok’ diye nazik bir mesaj atmış. Şimdi o böyle dedikten sonra ben ‘Muharrem İnce şunu kastetti’ diyemem. Belli ki mikrofonun uzatıldığında da bu açıklamayı yapacak. Bana da nazik bir dille aktardı. Onun dışında CHP’de kalmak kendi tercihi. Bunun dışında yani bizim iktidar hedefimiz var ve iktidarla mücadele etmek ve iktidar olmaya çalışmamız lazım. Zaten bir yandan yargı eliyle parti karıştırılmışken, bir başka meşguliyet, bir başka tartışma falan hiç gerek yok. Ben önüme bakarım. Bir de böyle bir şey diye bakarım ben normalde, eski dosttan düşman olmaz. Yani bazen eski dostlar düşmanlaşıyor, bizim yapacak bir şeyimiz yok. Ama ben o mesajı da öyle açıkladıktan sonra geçer giderim yani.”

“BİR DİP DALGA OLDUĞU KESİN”

(Baştan beri halkın içerisindesiniz. Büyük bir ilgi var. Neye bağlıyorsunuz?) “Söylediklerinizin hepsi birden doğru. Hepsine birden katılıyorum, her birisi doğru. Bir kere bir dip dalga olduğu kesin. Tabii dip dalga aslında kendini çok belli etmeyen ve Boratav hocanın deyimiyle ‘Bu ülkede sosyal patlamalar sandıkta olur’ der o. Yani bir kez bugün yaşananın anketlerde görünenin, yaşananın çok ötesinde bir sonuç alacağımız ortada. Ben şunu gördüm, hatırlarsanız 31 Mart seçimlerine giderken ivmelenmeyi gördüm ve dedim ki ‘Çok acayip bir sonuç geliyor. Bütün Ege’yi alabiliriz’ dedim bütün Ege’yi aldık. Bir sürü il saydım yani ‘sürpriz’ dediğim, işte Kütahya’yı alırsak o da sürpriz değil, Adıyaman da sürpriz değil. Kilis’i alacağız dedik hepsi oldu. Onu hissediyorsunuz. Onu böyle adeta seçim yaklaşırken ve insanlar birbirlerini ikna ederek ya da hükümetin, o zaman belediyenin el değiştirme ihtimalini görünce… Ben Manisa’da aday oldum yüzde 13.7 oy aldım, 2009’da. Benden önce biz hep beraber yüzde 6 almıştık, son seçimde memleketimde yüzde 60 aldık. Ben 6’yı da gördüm Manisa’da 60’ı da. O yüzden bir kez yani vatandaş sandık sabrı gösteriyor ve bu Anadolu’ya has bir şeydir Anadolu’ya ve Trakya‘ya, sandık sabrı diye bir şey var. Duruyor, duruyor, duruyor, sandıkta patlıyor. Korkut Hoca’nın, ‘Sosyal patlama, Türkiye’de sandıkta olur’ dediği bu. Şimdi bu var. Bunun alt temelleri var. Yani ekonomik sıkıntılar, işsizlik, hor görülme. AK Parti’nin, geçmişte AK Parti’ye oy verenlerin işte geçmişte milli irade diye baş tacı edilen meselenin terse döndüğünde yok sayılmasına yani AK Parti’nin de içinde yönetenler gibi değil ki bir sürü demokrat insan var geçmişte. Hele hele AK Parti demokrasi vaat ediyor diye hatta Avrupa Birliği, özgürlük vaat ediyor, yasaksız Türkiye vaat ediyor diye oy vermiş ama şimdi geldiği noktadan rahatsız olan insanlar var. Bunların hepsi bir bütün. Bir yandan tepkisini yani ilk başlarda da vardı, ben ilk başta karşılaşınca şaşırıyordum. Benim kolum kaç sefer morardı, kaç sefer kırılma tehlikesi geçirdi. Mesela ‘Dik dur, eğilme’ diyor parmağımı büküyor. Yani o duyduğu hırsa ve meseleye ne kadar ciddi baktığını size söylemek için o bir tanesini öyle yapıyor. Ya da tutuyor kolumu sıkıyor, ‘Sen yürüyeceksin, biz arkandayız’ diyor. Öyle bir hani normal Genel Başkan üye, Genel Başkan seçmen ilişkisinin dışında bir şey atfediyor. Sevgisini gösterirken de öyle inancını gösterirken de öyle.”

“KALESİNE GOL YEMEYE HAZIR OLSUNLAR”

“Duygu patlamaları yaşanıyor. AK Parti’nin geçmişte çok güçlü olduğu yerlerde bu biraz daha dikkat çekici boyuta ulaşıyor tabii, hiç olmadığınız şehirlerde böyle şeyler. Ama şunu da görmek lazım yani Kayseri’de AK Parti yüzde 76’yı tek başına aldığı günlerden Cumhur İttifakı’nın yüzde 37 aldığı günlere geriledi. Ciddi bir düşüş yaşıyor. Yani öyle bir kere kale siyaseti bitti. Ben onu hep söylüyorum. Bir yere kim ‘kalem’ diyorsa o kaleye gol yemeye hazır olsun. Bu, bizim için de geçerli. Öyle kalelerde boş vermiş, garanti gören, çantadaki keklik gören yönetim anlayışı, o kalede golü görünce aklı başına geliyor. Bizim de böyle tehlikede gördüğüm ve özel ilgi göstermemiz, özel çaba, özel samimiyet, özeleştiri yapmamız gereken yerler var. AK Parti’nin ben bunu ıskaladığını görüyorum. Ve AK Parti’nin geçmişte çok kolay oy aldığı seçmende bu çantada keklik algısının, Konya’da, Kayseri’de AK Parti’nin işte çok güçlü olduğu yerlerde çok ters teptiğini görüyorum. Buralarda önceki partimize yönelme biraz daha müteredditliydi. Yani meydanlara yine şaşılacak kalabalıklar topladık ama daha çok muhalif seçmenin toplandığı ama şimdi mesela geçen gün yolda biri durdurdu ve ‘50 yıllık MHP’liyim, size oy vereceğim.’ İşte ‘AK Parti’nin kurucusuyum, size oy vereceğim.’ ‘AK Parti’nin binasını ben tutmuştum, sizin binaya para yolladım’ diyor. Anadolu’nun ilçelerinden geliyor bunlar. Mesela, ‘Partiye üye olmayacağım ama sizden de bir helallik almam lazım. AK Parti’nin ilk binasını tutan benim. Şimdi pişmanım, AK Parti’den istifa ettim’ diyor. ‘Sizin binaya da para verdim’ diyor mesela böyle yaklaşımlar. Millet çoklu krizlerin içinde çoklu duygu şokları yaşıyor ve buna karşı YENİ Parti’yi ben gösterilen ilgi, şahsıma gösterilen bir teveccühten öte yeniye, mücadele azmine, sadece bugün dediğim tarihin doğru tarafında duran arkadaşların gelip cesaretle bu işe yola çıkmalarına, yani çünkü çok zor bir iş yeniden bir parti kurmak ve dünya siyaset tarihinde örneği var mı bakıyor arkadaşlar. Ama Türkiye’de yok. Bir parti yok ki kurulduğu günü ana muhalefet olsun, bir parti yok ki kurulduğu gün anketlerde birinci olsun, bir parti yok ki kurulduktan 18 gün sonra işte 800 ilçede birden örgütlensin. Yani bu olacak bir şey değil. O tabii uğradığımız haksızların ne kadar büyük olduğunu ve milletin bizim bu savunma ve karşı atak refleksimizin ne kadar meşru gördüğünü gösteriyor.”

“İLKESEL OLARAK ‘HAYIR’ DİYEMEZDİK”

(YENİ Parti kurulduktan sonra en büyük sınavı çerçeve yasa oylamasında verdi.Hangi kıtası dikkate aldınız; ‘Oy kaybetmeyelim’ diye mi düşündünüz, yoksa ‘Memleketin buradan menfaati var’ mı dediniz? O tepkilerden kaynaklanan sarsıntıyı atlattınız mı?) “Ne karar versek bir sarsıntı olacaktı. İlkesel olarak şuna ‘hayır’ diyemezdik biz yani. Bir terör örgütü ‘Kendimi fesh edeceğim, silah bırakacağım’ diyor. Hatta işte Suriye’de YPG de şimdi kendini lağvetti. Diyor ki ‘Biz terörü bırakıyoruz. Bundan sonra kurşun yok, silah yok, şehit yok, kan yok, gözyaşı yok.’ Şimdi buna ‘Bu meseleler Meclis’te çözülsün’ diyen bir parti Meclis’te karşı çıkamaz. Ben ilkesel olarak bütün sorumluluğu alarak ‘evet’ dedim. Ben arkadaşlarla bugün de konuştum. Benim kendime ait bir siyasi bakış perspektifim var. Bunu zaman zaman kapalı gruplarda konuşurduk. Bugün de samimi bir tartışma, konuşma imkanı oldu. Şimdi mesela bir şey yapıyoruz. YENİ Parti’nin üyeleri seçecek ilçe başkanını, il başkanını. Bu ne demek? Güçlü ilçe başkanı, güçlü il başkanı demek. Nasıl? Doğrudan üyeden meşruiyet alıyor. Yani belirlenmiş bir delegeden değil de üyeden alıyor ya da Genel Başkan atamamış da üyeden alıyor. Bu güçlü ilçe başkanı demek. Hani ‘Siyasetin yerelde güçlü olması lazım’ deyince hep şeyden okunuyor. Yerel yönetimlerin güçlü olması, belediyelerin güçlü olması. Esas siyasi partilerin yerel örgütlerinin güçlü olması lazım. Güçlü ilçe başkanı, güçlü il başkanı, güçlü milletvekili ve katı grup disiplini yerine grup disiplinin olduğu ama grup kararlarının az olduğu, insanların milletin vekili ise bölgesinin beklentisini, itirazını, tereddütünü ona göre… Hatta ve hatta örneğin doğrudan seçmene karşı sorumluluk duyan bir milletvekili. Bu çok önemli bir mesele. Ben YENİ Parti’de bütün her şeyi yerelleri güçlendirerek, seçilmişleri güçlendirerek ve gücü doğrudan üyeden yani seçimden alarak ülkeye vaat ettiğimiz demokrasiyi bizzat evimizde kendimizi yaşayarak… Şimdi YENİ Parti’de öyle bir sürece geldik ki. ‘Evet’ desek önemli sayıda insan bölgesel de şeyler gösteriyor. Karadeniz’in, Trakya’nın, Batı Anadolu’nun veya İç Anadolu’nun bazı hassasiyetlerini görmek durumundayız. Ama bunun yanında büyük şehirlerde Kürt seçmen ya da metropoldeki sosyal demokrat seçmenin, partinin medyanından daha solda olan seçmelerin yaklaşımını da görmemiz lazım. Ayrıca biz bu ülkeyi yönetmeye talibiz yani Diyarbakır’da da oyu istiyoruz; Batman’da, Mardin’de oy istiyoruz. Sadece ‘evet’ ya da sadece ‘hayır’ ve buna zorlamak hem milletvekillerini illerinde kendilerini izah etmekte zorlamak hem de parti bu kadar saldırı altındayken yani ‘hayır’ demeye en çok hakkı olan parti iken sadece ‘evet’ dememek ama sırf kendi meselesini öne koyup memleket meselesinin de dışında kendini tutmamak gibi.” 

“BENİM LİDERLİK ANLAYIŞIM BU”

“Hani hukukta telifçi görüş, iki karşıt görüşten bir doğru görüş çıkarma veya ortak görüş çıkarma ya da işte bir hibrit çözüm olarak ben kendi başıma 90 milletvekilimin, 74 il başkanının, il başkanı olmayan yerlerde de yedi eski il yöneticisinin görüşlerini okudum pazarı pazartesiye bağlayan gece. 90 milletvekilinin yazılı görüşlerini getirdiler. Mülakat yaptırdılar Grup Başkanvekillerimiz. Örgütten sorumlu arkadaşımız, il başkanları konuştu. İl başkanları tembihlendi. İlçe başkanları toplantısından, hiç değilse Whatsapp grubundan görüş alın. Önüme döktüm ve dedim ki ‘Mutlak bir evet ya da hayır yok. Partinin ilkesel tutumunu ben temsil edeceğim, gerisini serbest bırakacağız.’ Otomatikman öyle oldu. Biz kimin ne oy verdiğine karar vermedik. Ben ve partinin yöneticileri ki onların bile ilinde ilinin milletvekili ‘hayır’ diyorsa onu bile ‘evet’e zorlayarak değil, ‘Madem ilinin yönelimi ‘hayır’. Sen de git ‘hayır’ de.’ Benim ilimdeki iki milletvekili ‘hayır’ oyu verdi mesela. (Ama bu liderlik ve partinin etkisi, gücü açısından çok tartışıldı.) Benim liderlik anlayışım bu. Bu kadar zorlu bir süreçte ‘Ben liderim, benim dediğim olacak’ demek ya da böyle bir zorlu süreçte ‘Aman ha durum fena. Kimseyi kızdırmayalım, biz ‘hayır’ verip geçelim’ demek liderlik değil. Bence, benim anladığım hem tarihin doğru tarafında durmak, doğru tarif etmek ve milletvekili dediğin sahadan geliyorsa, il başkanı sahanın görüşünü söylüyorsa ona göre bir karar vermek. Onun dışında ben zaten YENİ Parti’nin Genel Başkanı olarak ‘Tek adam olayım. Astığım astık, kestiğim kestik olsun’ diye değil ki. 91 arkadaştan bir adım önde, onların verdiği görevle ve partinin verdiği görevle bir adım önde doğruyu birlikte yapanlar için de benim de böyle bir görevim var. Ben o gün o kararı verdiğimde emindim. Arkadaşlara dedim ki ‘Eğer ben okuyorsam bir - iki gün tartışma olacak ama sonra bir anlama ve hak verme süreci başlayacak. Taşlar yerine oturacak.’ Bu anketlerde de böyle görüldü, sosyal medya taramalarında da böyle, şimdi öyle. Bugün milletvekillerinin tamamına yakını şunu söylüyor; ‘Karar doğru kararmış. Tek başına ‘evet’ ya da tek başına ‘hayır’ olmazmış.’ Mesela diyor ki ‘Tek başına ‘hayır’ beni bugünkünden daha rahat ettirirdi orada. Ama bakıyorum, bizim bölge evet verenleri…’ Orada doğru olan mesele şu. ‘Evet’ verenler ‘hayır’ verenlerin, ‘hayır’ verenler de ‘evet verenlerin meramını doğru anlatması lazım. Bu konuda arkadaşlarımızın iyi bir iletişim yaptıklarını düşünüyorum veya bundan sonra da böyle. Anket şöyle. Çerçeve yasanın seçmen tercihlerine doğrudan ve radikal bir etki yapmadığı görülüyor ilk anketlerde. Ama biraz erken. İlk günlerde zaten anket yapmak doğru değildi. O anketler çok duygusal tepkiler verebilirdi. Ancak eylül, ekim ayında ki biz YENİ Parti için de öyle bakıyoruz. Ancak YENİ Parti’nin oylarında dramatik bir düşüş ya da bazı partilerin oylarında dramatik sıçramalar, düşüşler, AK Parti’de bir miktar bir düşüş var. Ama bunu çerçeveye yasaya mı bağlarsınız, ekonomiye mi bağlarsınız? MHP bir kayıp yaşadıysa zaten bütün süreç boyunca belli bir kayıp yaşamıştı ama burada ilave bir şey yok. Onun dışında öyle çok belirleyici bir farklılık görünmüyor gibi ama bu meseleyi ölçmek için ağustos ayına hep ‘Erken’ diyorlar. Eylüle ve ekime bakmak lazım.”

“AÇ TAVUK KENDİNİ DARI AMBARINDA SANMASIN”

(Çerçeve Yasa’ya verilen desteği Cumhur İttifakı adına yeni anayasa için bir moral, motivasyon olarak görüyor musunuz?) “Orada çok tahrik edici şeyler söylemek istemem de böyle aç tavuk kendini de darı ambarında sanmasın. Neden? Bir kere öyle bir şeyde biz yokuz. Öyle bir şeyde Çerçeve Yasa’ya görmeden imza atsa da birlikte son seçimde seçildiğimiz milletvekili arkadaşlardan, kaçı yani bu butlan için teslim olan bir grup var, belki onu bilmiyoruz ne olur ama diğer arkadaşlar duygusal olarak CHP’de kalan, ‘Ben partimden ayrılamam’ diyip kalanların Erdoğan’a ön açıcı bir anayasa değişikliğine ‘evet’ diyeceğini, DEM Parti’nin, DEM Parti milletvekillerinin diğer işte irili ufaklı sol sosyalist parti milletvekillerinin. Şimdi bu başka bir şey. Bu ‘Silahlar sussun mu?’da milletvekillerinin tarih önünde bu konuya Meclis olarak bir şans vermesi. Yani ‘Silah bırakacağım’ diyor bu durumda, ‘Bırakma’ mı diyeceksin? ‘Hadi bırak’ dedik sonuçta. Devamında da demokratikleşme adımları atılacak. Onlar da çok önemli, onların takipçisi olmak, o konuda zorlayıcı olmak önemli. Ama ‘Biz burada 400 aldık, hadi bu bizi anayasayı değiştirirtir.’ Böyle bir şey yok. Hani komisyona girerken bütün partiler ayrı ayrı açıklamışlardı. ‘Bu komisyon bir anayasa değişikliği eşitlik üretmeyecek’ diye. Zaten hani okuduğumuz, gördüğümüz kadarıyla AK Parti’de gelecek seçimlerden sonra bir anayasa olur falan diye konuşuyorlar. Ama bir de küçük bir anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemini tahkim edelim falan filan gibi bazı şeylerin de AK Parti’de tartışıldığı, çalışıldığını ben de sizin kadar biliyorum.”

“ERDOĞAN KENDİSİNE ÖZEL DİKİLMİŞ OLANI BİLE BEĞENMEDİ” 

(Parlamenter sisteme dönüş demeyelim de en azından oraya doğru bir evriliş konuşuluyor.) “Ben açıkçası bize gelip bildirilmeyen hiçbir şey üzerine bir pozisyon ifade etmem. Ama bizim bu süreçte net olarak baktığımız bir mevzu var. Bir kere ne zaman olursa olsun bir anayasa değişikliği yapacaksanız bir kere mevcut anayasaya uyuyor olmanız lazım. Yani uymayacağınız bir şeye niye gelip bizimle müzakere ediyorsunuz? Buna uymuyorsun, yarın ona da uymazsın. Bu anayasaların her doğan için yapılması lazım, ama bugün anayasa Erdoğan için yapıldı. Kendi üstüne yapılmış kıyafeti, özel ölçü ile dikilmiş ceketi bile beğenmedi. Ona da uymadı mesela şimdi. Bir sonrakine uyacağının garantisi nerede, kimin uyacağının garantisi nerede? Anayasanın bir sayfası Cumhurbaşkanı yetkileri, aa güzel. O yetkilerle sen yönet memleketi. Bir sayfası Anayasa Mahkemesi’nin yetkileri. Karar veriyor, ‘Ben uymam ona. Yok sayıyorum.’ ‘Bırak milletvekilini’ diyor, bırakmıyor. ‘Bırak hapisteki insanları’ diyor, bırakmıyor. ‘Şuna uy’, uymuyor. Yani o yüzden o mesele anayasada bu Meclis’in bir kere bir yenilenmesi, milletin karşısına anayasadan anladığı neyse onu söyleyerek herkesin gitmesi. Ve milletin, milli iradenin güçlü bir şekilde anayasanın da konuşulduğu bir seçim takviminde herkesin dilinin altındaki baklayı çıkarması, ona göre oy istemesi. Ondan sonra. Şimdi biz işi olur yönünden konuştuğumuz için buraları çok şey yapmadık. Geçen seçimlerde bize karşı oy isterken ‘Bunlar seçimi kazanırlarsa terör örgütüne af çıkaracaklar, terör örgütü ile anlaşacaklar’ diyerek oy istediler. O seçmenden aldıkları yetkiyi bugünkü Çerçeveye Yasa’da kullandılar. O yüzden ‘Hadi Çerçeve Yasa hep birlikte terörün bitmesi için verdiğimiz bir katkıdır’ deyip geçtik. Ama bu şartlar altında öyle alınmış bir oyla anayasa yapmaya kalkmanın çok ciddi bir meşruiyet tartışması var. Öyle 460’ı da kimse kendine yormasın. Yani böyle anaların gözyaşı dinsin diye bu memleket kalkınmak için bütçesi doğru yerlere ayırsın diye bir çözüm umuduna, bir barış umuduna verilmiş bir oydur onlar. Öyle AK Parti’yle, hiç kendisiyle ilgisi yok. Hiçbir partisinin de kendisini böyle konumlandırdığını düşünmüyorum açıkçası.”

“BUNLARI İSE HİÇ YAZMADILAR”

(Ekrem İmamoğlu’na ilişkin iktidar medyasındaki “Gücü kalmadı, tabanını kaybediyor, artık mahkemede bile kendini savunamıyor” gibi tezlerle birlikte savunmasına engel oldular, kitabına yasak geldi. Çelişki değil mi? Kitap daha basılmadan yasaklanması nasıl bir fotoğraf veriyor?) “‘İmamoğlu etkisini kaybetti’ filan diyenler, bunu 18 Ağustos’tan sonra başlayan yargılamanın yeni evresinden sonra söyledikleri için… (Bir haftada beş köşe yazısı yazanlar var bu konuda.) Okuyorum. Hatta bugün de dedim. ‘Hani isim vermiyorum ama amiral gemisi diye memlekette anılan gazetelerin köşe yazarları sadece bunları yazıyor.’ Bir kere önce onları şunu söylemek lazım. 17-18 aydır Silivri’de tutuklu olan bir insan var. Onu savunan avukatı tutuklu. Eşinin iki kardeşi tutukluydu. En yakın arkadaşları tutuklu. Özel kalemi, koruması, bilmem nesi tutuklu. Böyle bir baskı altında. (Oğlu, babası…) Oğulları yargılanıyor, filan. İkincisi, mal varlığına el konulmuş. 70 yıllık şirket. Malvarlığına el konulmuş, babasından kalmış işlerine el konulmuş. Yani işi dramatize etmek istemem ama olacak şey değil yani. Birer asgari ücret filan veriyorlar geçinsinler diye. Kendi şirketlerinden. Böyle şeyler var. Bunun yanında yetmemiş, kayyım atanmak için ‘terörist’ denmiş. Bakma sonradan süreç başka gelişmiş. Yetmemiş, ‘casus’ denmiş, casusluk lekesi sürülmeye çalışılmış. Şimdi anlaşılmış ki o veriler çok daha eskiden yurtdışına gitmiş. Onunla ilgisi yok. 10 ay boyunca gece - gündüz yalanlar, efendim ‘KİPTAŞ‘tan delegelere ev dağıttılar…’ İddianamede yok bile. ‘Telefon dağıttılar.’ İddianamede yok bile. ‘Parkenin altından para bulduk.’ İddianamede yok bile. O kerli ferli köşe yazarları dememiş ki ‘Ya bize aylarca bunlar yazdırdınız. Hepsi yalan çıktı.’ Bunu dememişler. Yargılama başlamış. Yargılamada 14 - 15 itirafçı helallik isteyip ifadesinden geri dönüp, ‘Ben onu öyle söylemedim. Savcı öyle yazmış, altını imzaladım…’ Bunların hiç birisini bir kere köşesine taşımamış. Şimdi tutuksuz sanıklar yargılanmaya başlamış. İlk tutuksuz itirafçı itirafından vazgeçip helallik isteyince savcı devreye girmiş. Tarihte görülmemiş. ‘Tutuklayın bunu’ demiş. İstediği gibi konuşmuyor, söz verdiği gibi konuşmuyor. Ondan sonraki iki-üç itirafçı denen iftira eden kişi ki bunların mal varlıklarına el koyuyorlar, ‘Sen bunu söylersen geri vereceğiz’ diyorlar. Ya da hapse atıyorlar, itirafnameyi imzalayınca özgürlüğüne kavuşuyor. Lafından döneni de içeri atmaya çalışınca onlar üç-dört kişi üst üste. O da hepimizin okuduğu iddianamedeki beyanlarını tekrarlamış. Aman bunlar bir mutlu, tam-tam çalıyorlar; ‘İmamoğlu mahkum oldu.’” 

“HALA İSTİYORUZ, AÇIN CANLI YAYINI”

“Peki sen köşe yazarısın ya? Hiç dikkatini çekiyor mu? 9 Temmuz, tutuklu sanıkların yargılandığı son gündü. Ta ayın 9’una kadar süre gelmedi. Ayın 9’unda İmamoğlu‘na geldi. ‘Sen başla, iki gün daha seni dinlerim’ diyemedi. ‘Sen bir gün burada konuş, iki gün de 18 Ağustos’tan sonra yaparsın’ diyemedi. ‘Sana 5,5 saat zaman veriyorum, sen ve bütün avukatların bütün savunmanı yap’ dedi. Ekrem İmamoğlu 145 mi ne suçtan suçlanıyor. Yani suçlanıyor derken ‘örgüt lideri’ olduğu iddia edildiğinden herkesin suçlandığı şey ona da suç olarak bağlanıyor. ‘Savunma yapacağım, 2-2,5 güne ihtiyacım var’ dedi. DİSK davasında 1980’de DİSK’in Başkanı 20 gün savunma yaptı. Toplam 118 gün savunma yaptılar. FETÖ’cüler, komutanları yargılıyorlardı. Hiç kimse komutanların ne ilk sözünü, ne son sözünü kısıtlamadı. O beğenmediğimiz ve adaleti katleden FETÖ’cü hakimler. Hepsi ya içeride, ya yurt dışında firarda olan. Yani Hitler intihar etti, A takımının yargılandığı Nürnberg mahkemelerinin savunmayı kısıtlamadı. Adamlar insanlığa karşı suç işlemişler. Ona ‘Yeter artık yahu ne yaptığını biliyoruz’ demediler. Ama ilk kez tarihte savunma kısıtlandı. Buna bir köşe yazdınız mı? Sen 9 Mart’tan, 9 Temmuz’a kadar yargılama yapıyorsun. 90 gün neredeyse yargılama yapıyorsun. Esas suçlanan kişiye 2-2,5 günü çok görüyorsun. Ki hakkın yok. Sonra 18’inde tekrar talep etti, yine yok. Ekrem Bey de dedi ki ‘O zaman ben savunmamı kitap olarak basacağım.’ Ya bir savunmadan niye korkar bir mahkeme, bir savcılık eğer savın doğru savsa? Adalet Bakanlığı niye korkar? Bir hükümet niye korkar? Ülkeyi yönetenler niye korkar? Bu kadar korkuluyorsa, aksine bırak savunsun, ‘savunamasın kendini’. Tırnak içinde söylüyorum. ‘Rezil olsun. Milletin gözünden de gönlünden de düşsün.’ ‘Hayır, savunmayacak.’ E sen konuşturmamışsın, kitap basıyor. ‘Kitap da okunmayacak.’ Yahu savunma, savunma. Kendine yapılan suçlamalara karşı savunma. O yüzden bu diyorlar ya ‘Ekrem İmamoğlu 18’inden sonra halk desteğini kaybetti.’ Onların gönlünden geçen o. 17’sine kadar halk desteğinin Ekrem İmamoğlu’nun arkasında olduğunu teyit ediyor kendisi. Sonra o üç iftiracı savcı korkusuyla, ‘Tutuklayın bunu’ korkusuyla ‘Lafımın arkasındayım’ dedi diye Ekrem İmamoğlu yüzleşiyor şöyle. Akın Gürlek çıkmış diyor ki… (“İmamoğlu zor durumda, artık duruşmaların canlı yayınlanmasını istemez” dedi.) Ne dedi? Kendi cevap verdi, ‘İstiyorum’ diye Ekrem Bey de. Ben de söylüyorum ilk günden beri bu talebi dile getiren kişi olarak ki bunu Sayın Devlet Bahçeli de daha sonra desteklemişti. Erdoğan’a da sorulduğunda ‘Devlet Bey öyle diyorsa uygundur, nasiptir’ demişti. Ama yapmıyorlar bak. Şimdi de diyor ki ‘Acaba hâlâ istiyor mu?’ Hâlâ istiyoruz. Canlı yayınlansın istiyoruz. Açın canlı yayını, Ekrem Başkan savunma yapsın istiyoruz. Siz soru sorun, her sorunuza canlı yayında cevap verelim istiyoruz. Biliyoruz ki milletin gönlünde, milletin zihninde beraat edeceğiz. Sizin savcılarınızın sorularına milletin gözünün içine baka baka cevap vereceğiz ve milletin gönlünde hiç olmazsa beraat edeceğiz. Eninde sonunda da bu mahkemede olmasa üst mahkemede, Yargıtay’da, eninde sonunda hangi mahkemeye kadar giderse gitsin, bu işin sonu beraattir.” 

“ÖYLE OLURSA HER SUÇ ÖRGÜTÜ BÖYLE DEDİ Mİ GİDER”

“Zaten Beşiktaş davası görüldü. 60’a yakan suçlamadan 56’sından beraat, dört tanesi, Aziz İhsan Aktaş’ın olmadıklarından ‘Üstten verelim ki Aziz İhsan Aktaş’ı salalım, bunları tutalım’ filan. Millet görmüyor mu bunları? (Nasıl yorumluyorsunuz? Aziz İhsan Aktaş’ın malvarlığı da geri verildi.) Aziz’in İhsan Aktaş’la şöyle anlaşmışlar… (Böyle bir sisteme güveniyor musunuz?) Böyle bir sisteme güvenilemez. Zaten mutlaka o karar da bozulacak. Şöyle bir şey var. Neden ceza vermiyorlarmış Aziz İhsan Aktaş’a? İlgili mercileri haberdar etmiş. O haberdar etmişi nasıl oluyormuş? Hukukçulardan öğrendim. Rüşveti senden istiyor belediye, vermeden önce haberdar edip hatta sıra numaralarını filan verip gidiyorsun. O zaman hiçbir ceza almıyorsun. Verdin, pişman oldun, hiçbir soruşturma yok. Geldin, anlattın. Affedilme ihtimalin var ama yargılamaya muhtaç. Soruşturma başladıktan sonra itiraf ettin, indirim konusu. Kovuşturma başladıktan sonra itiraf ettin, daha düşük indirim konusu. Şimdi burada sanki bu suçu işlemeden önce gitmiş itiraf etmiş gibi yapıyor. Kaldı ki onun suç dedikleri 56 şeyin 56’sından beraat ettirebilmek için sadece bir yerden iki yıl veriyorlar. Peki bu konfor bir tek Az İhsan Aktaş’ta mı? Her suç örgütünün lideri çıkar, ‘Ben bununla bunu, bununla bunu, bununla bunu yaptım. Beni bırakın’ der çıkar, gider. Demek ki suç örgütü lider dedikleri kişiyle savcılık makamı arasında geçmişte ve kanunda yazmayan bir mutabakat var. Çok net.”

“O ZAMAN MIZRAKLA AVLANMAYA BAŞLAYALIM”

(Osman Kavala hakkındaki AİHM kararı ile Avrupa Parlamentosu Raportörünün tepkisine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Danışmanı Mehmet Uçum’un sözleri ve ona karşılık da AK Parti’den Tuğrul Türkeş’in açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?) “Ben Avrupa Konseyi’ni ziyaret ettiğimde tabii Türk delegasyonunda bizim de arkadaşlarımız vardı dört kişi. O gün dört kişiydi şimdi artık üç olacak YENİ Parti milletvekili sayısına göre değişiyor. O gün dört kişiydi, bütün grupları da ziyaret etmiştik. Ayrıca Türkiye delegasyonunu da bir bütün halinde ziyaret etmiştik. Onlar da orada arkadaşlar hep ifade ettiler, sonra ben de bunu ifade etmiştim. Yani diyor ki ‘Biz Türkiye’nin derdini anlatmaya çalışan her şeyde karşımıza çıkan soru: Kavala ne olacak? Selahattin Demirtaş ne olacak? AİHM kararlarına uymayan bir ülkenin neyini savunuyorsunuz? Neyini anlatıyorsunuz? Nasıl yapıyorsunuz? Can Atalay aynı zamanda falan.’ Yani bir sürü böyle şey. Orada samimiyetle delegasyon, hatta çok daha sonra gayret gösterdiler, uğraştılar. Bu konuda çalıştı. Şimdi ben tabii hani bir kişiyi Cumhurbaşkanı danışmanını tutup doğrudan muhatap alıp bir şey demem benim doğru değil. Ama bu bakış açısı çok sorunlu bir bakış açısı. Yani Tuğrul Bey’in dediği gibi bu bakış açısı Türkiye’nin dostu bir bakış açısı değil. Yani Avrupa Konseyi ile kavga etmek, Avrupa Parlamentosu ile kavga etmek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymamak, ‘Gerekirse çıkarız’ demek. Niye girdik o zaman? Biz Türkiye’yken birileri bir hukuk devleti mi mi değil mi diye bakacaksa eğer bunu belli kriterlere göre bakarlar. Sen AİHM kararlarına uymuyorsan, uymamak için uluslararası anlaşmalarını bozuyorsan ki bazı sözleri de biraz çok büyük sözler ediyorlar yani. ‘Gerekirse çıkarız.’ Sen mi girdin de çıkıyorsun? Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararıyla bir uluslararası anlaşma olarak girilmiş. Anayasaya göre de diyor ki ‘Bu uluslararası anlaşma kanun ile çelişirirse uluslararası anlaşma öndedir’ diyor. Burada Türkiye’nin menfaati var. Her yerden çık, oradan da çıkalım, Birleşmiş Milletler’den de çıkalım, NATO’dan da çıkalım, bilmem neden de çıkalım. Onu da bırakalım. Mızrakla avlanmaya başlayalım yani. Yani insanlığın kazanımları… Ne için geri gidiyoruz? Otoriterleşmeyi tahkim için geri gidiyoruz. Ya Kavala ya da Gezi Davasından yatan arkadaşlar zaten bu arkadaşlar hepimizin yerine yatıyorlar. Bakın orada hem sağlık durumu yüzünden Tayfun Kahraman içeride, uygulanmayan Anayasa Mahkemesi kararları, birinci uygulanmadığı için ikinci karar alındı. Gerekçeli karar yazıldı, çıkacak Temmuz’un 5’inde, hala bekleniyor. Yahu ben bizzat el elimle Sayın Erdoğan’a da verdim.” 

“BU İNAT, TÜRKİYE’YE DÜŞMANLIKTIR”

“Tayfun Kahraman o dönemde meslek örgütünün başında olduğu için, Taksim Dayanışmasının içinde. Diyor ki ‘Sayın başbakanla görüştük.’ Hatta ‘Başbakanımız’ da diyor. Onu bile eleştirdiler. ‘Sayın başbakanımızla görüştük. Yargı kararını bekleyeceğini, yargı kararı aleyhimize olsa bile referanduma gideceğini, doğrudan ağaçların kesilmesini durdurduklarını, Topçu Kışlası’nın şimdilik inşa edilmeyeceğini söyledi. Geziyi boşaltmayı, Gezi sakinlerinin takdirine sunuyoruz. Gelin eve dönelim’ diyen kişi. Hatta okunduğunda bizi oralardaydık. Bazı gruplar çok ciddi tepki gösterdiler yani. ‘Uzlaşıyor musunuz, nereye gidiyoruz?’ filan. O gün Tayfun Kahraman’ın bu çağrısına kurak verilseydi, olaylar o noktaya gelmeyecekti. Ya da Erdoğan daha sonra buradan kendisine bir darbe falan devşirip de işleri bu kadar germeselerdi, bilmem ne olmasalar da olaylar bu buralara gelmeyecekti. Bu arkadaş Çiğdem Mater içeride yatıyor, Gezi’nin belgeseli çekme suçundan. Belgeseli çekememiş. Almanya’dan gelmiş çekemeden Gezi bitmiş. Ama şu anda YouTube’da yedi tane Gezi belgeseli var. Yanlış anlaşılmasın, çekenleri içeri alsınlar diye demiyorum. Ama çekemeyen içeride, çekenler dışarıda. Çekenler dışarıda, çekemeyen içeride. Nasıl olacak bu? Diğer taraftan Mine Özerden’in hiçbir suçu yok. Söyledikleri finans sağlamak falan. Bir tane somut delille ilişkilendiremediler hiçbir tanesini. Gezi’ye yurt dışından pizza söylenmiş aldım 6 bin tane, o gece İstanbul’da değil 600 değil, 60 tane toplu pizza siparişi bile yok. Bundan yatıyor insanlar içeride. Kararların uyulmaması ve bunun bir inada dönüştürülmesi net söylüyorum Türkiye’ye düşmanlıktır. Hepimize, 86 milyonun evladına düşmanlıktır. Ya şimdi siyaseti bıraktık, Gelecek Partisini feshetti, gitti dönemin başbakanı. Şimdi eleştirdiğimiz yönlerimiz oldu, karşılıklı sert konuşmalar oldu ama ben şunu yaşadım. Sayın Davutoğlu geldi, grupları ziyaret ettiler. Grup Başkanvekilleri o zaman bir diyalog ortamı gelişti. Dediler ki Avrupa Birliği, serbest dolaşım için vize serbestliği için 60 kriter var. Ben baktım demiş Sayın Davutoğlu, ‘Bu iş zor değil. Muhalefet de destek verirse yapalım.’ Ben MYK‘ya bilgilendirme yaptım. Dedim ki ‘Yetki verin, biz bunlara iki elimizle oy verelim.’ O dönem MYK uygun gördü. Vallahi Haziran, Temmuz, sabahlara kadar çalışarak o 60 maddenin 54 tanesi, bir kısmı zaten tamamdı. Yaptık yaptık, en son 5-6 tane kaldı. Birisi Interpol Kanunu idi. Onu İçişleri Bakanlığı dedi ki ‘Bizi sona bırakın. Durduk yerde taahhüde girmeyelim. Ama 59 tamamsa biz 60 tamamımız’ dediler. Biri terör tanımıydı. Diyor ki Avrupa Birliği müktesebatı, ‘Terörü düzgünce yaz, teröriste terörist de, gazeteciye deme, akademisyene deme, tweet atanı terörist ilan etme.’ Bir tanesi KVKK. Kişisel Verileri Koruma Kanunu’ydu. O günlerde düzgün yapılamadı ama birkaç kere değişti, oldu. Geçen gün söylemiştim, büyükelçimiz uyardı. Bu halde de tam Avrupa’nın kabul ettiği gibi değil, o konudaki bilgi tam doğru değil. Eskisine göre daha iyi ama hala eksikleri var. Geriye bir kanun kaldı. Siyasi Etik Yasası. Erdoğan dedi ki dönemin Başbakanı Davutoğlu’na, ‘Bunu çıkarırsan bir tane ilçe başkanı, il başkanı bulamazsın.’ Siyasetin finansmanının şeffaf olması, siyasetçilerin işte gelen hediyenin sınırından bilmem ne, beyan zorunlulukları gibi Greko Kriterleri ile ilgili, bunu yaptırmadılar.” 

“İŞ İNSANLARININ HEPSİ VİZEDEN ŞİKAYETÇİ”

“Bakın o gün AK Parti işte siyasetini, hepimizin bildiği, şimdi İstanbul’da bir ilçeye, kendisini kurtaran beyefendi, ‘Seçimi CHP kazanırsa diye hep AK Parti’ye yatırım yapıyordum. CHP’nin ilçe binasına gittim. Bir sesli araç da ben giydireyim dedim.’ Bir tane küçük sesli araç giydirmiş Aziz İhsan Aktaş. Ondan içeride 9 ay belediye başkanımız yattı bizim. AK Parti’nin Manisa’daki 18 seçim otobüsünü, Soma’daki madenlere giydirildi bunlar. Veya Kocaeli’nden bilmem ne firması öbür seçimde getirildi. Bu tip siyasetin finansmanının didiklenmesini istemediği için Erdoğan, yani bugün içeride yatan arkadaşlarımız suçlandıklarının 50 katının kendilerinde olduğunu bildikleri için bunu yapmadılar. Ne oldu? Şimdi ben işte iş adamlarıyla, iş insanlarıyla buluşmaya gidiyorum. Denizli’de bana diyor ki ‘Fuara gideceğim’ ayakkabıyı imalatçısı, ‘Sipariş alacağım, vize alacağım. Ayakkabı gidiyor, ben gidemiyorum.’ Öbürü diyor ‘O bir şey mi? Ben makineyi satmışım’ diyor. ‘Kurma taahhüdüm var’ diyor. Makine yollamışım Polonya’ya’ diyor, ‘Mühendisime vize alamadım diye’ diyor ‘Makineyi kuramıyorum, makina gitti, mühendisi gidemedi, para kaldı’ diyor. Akıl almaz işler. Bu hafta sonu Kayseri’deydim iş insanlarıyla konuşuyorduk. Hepsi vizeden şikayetçi. Ne oldu şimdi o günlerde? 60’ın neredeyse 59’u tamam, birine inat ettiniz. O gün siyasi etik yasası çıksaydı hem bugün siyasetteki bu tartışmaların hiçbir tanesi olmazdı. Hem de öğrenciden işadamına, akademisyeninden doktoruna, bilmem neyinin bütün Avrupa’yı vize serbestisi oldu mu bir sonraki adım Avrupa Birliği’ne tam üyelik olacak. Bu kafayla olmaz ki. ‘Sanchez haddini bil, AİHM haddini bil…’ Ya biraz da sen haddini bil ya, Allah aşkına.” 

“GENCİ, İŞ İNSANINI ETKİLEYEN KONUDA HAD BİLDİRİYOR”

“AK Partili gençlerin bu halde gelecekten, dünyadan bu kadar kopmasına, her dört gençten üçü… Parti kırılımlarına bakın hiç fark etmiyor. CHP’lisi de AK Partilisi de MHP’lisi de YENİ Partilisi de sorulduğu zaman cevap ne? Dört gençten üçü, ‘Fırsatını bulursam giderim, gelmem’ diyor. Hepimizin çocukları var. Bu kuşak başka bir kuşak. Kendi hakkını savunan ama başkasının hakkını kendi hakkından çok savunan… Öyle hiç baktıkları gibi değil. Oradan yani Twitter’dan veya haftada bir köşe yazısı ile efelik yapmakla olacak işler değil bunlar. Öyle ona hat bildireceğine, buna hat bildireceğine hukuk zemininde yani ona göre karar al, bozulmayacak kararlar alsın, mahkemeler hak ihlalleri yapmasın ve bu ülkeyi dünyadan kopartma. Sen keyfini bulmuşsun. Geçmişte başka bir siyasi görüşteyken başka bir siyasi görüşe gitmişsin, oturmuşsun, köşene kurulmuşsun, bu kadar gencin, iş adamının Türkiye’nin geleceğini etkileyebilecek konularda oradan had bildiriyor millete. Olmaz yani bunlar. Gerçekten okuduğumda böyle kişinin kendinden bağımsız olarak yani. Hiç kimsenin böyle bir şey yapmaya hakkı yok bu ülkeye. Erdoğan’ı da danışmanlık yapıp işte bazı aklıselim AK Partililer, bizim arkadaşlarla konuştuklarında diyorlarmış birkaç tanesi. Hep bunlar gidiyorlar, Erdoğan’ı işte ikna ediyorlar, onların başından ‘Biz de rahatsızız.’ O yüzden diyorum ki milletvekilinin güçlü olduğu, il başkanının, ilçe başkanının güçlü olduğu ve partinin içinde de denge ve denetleme mekanizmalarının güçlü olduğu bir demokrasinin inşası her şeyden önemli. AK Parti’de demokrasi olmayınca iki kişi, bir kişiyi ikna ediyor, bütün Türkiye’nin kaderiyle oynuyorlar yani.

“GÖKÇEK DÖNEMİNDEN 96 DOSYAYA EL KONULDU”

(Dış ülkelerden gelen ‘çoklu hukuk sistemi’ eleştirisi ve Melih Gökçek meselesi… Kimi “Bir şeyler geliyor, ona yönelik hazırlık ve yol temizliği yapılıyor” diyor. Kimi de “Hep oraya soruşturma değil, oraya da var buraya da var” diyor.) “Şimdi birincisi şunu söyleyeyim. Bir kere burada tabii ki hak yemeyeyim. Murat Ağırel’in gazeteciliğine bir hakkını teslim etmek lazım. Önemli bir iş yaptı. Bu şartlarda kolay bir şey değil. O önemli. Mansur Bey de çok gayret ediyor. Yıllardır orada Süleyman Soylu’nun da hakkını teslim edeyim. Onun döneminde İBB’nin teslim ettiği dosyaları, Ankara Büyükşehir’in dosyalarına ‘Durun bu bizim işimiz’ deyip el koyup hiçbirine işlem yapmadı. Bu süreçte bırakın hazır dosya savcılığa giderken savcılıktan alıp üstüne oturup yıllarca işlem yaptırmamayı, bu süreçte üzerinde müfettiş gelmiş, incelemiş, soruşturma açmaya gerek görmemiş. Ya da soruşturma açmış soruşturma sonucunda bir suç bulmamış. Yargılamaya gerek yok denen dosyalar bile savcı eliyle alınıp tek tek insanlar malıyla mülküyle canıyla tehdit edilip oradan itirafçılık mekanizması ile arkadaşlarımıza gidiliyor. Hazır 96 savcılığa verilecek dosyaya el konulmuş Melih Gökçek dönemi ile ilgili. Şimdi -mış gibi yapılan bir durum var. O yüzden son dediğiniz üzüntü veren şey şu, ‘Hak etti de açıldı’ demiyor kimse. Çünkü o kadar selektif, o kadar seçici, o kadar kişiye göre işler ki… Şimdi tekrar Aziz İhsan Aktaş. CHP’li belediyeye örneğin Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar, gerçi doğrudan Aziz İhsan Aktaş da değil, sonra başka şirketten ortağı olan bir başkası 14 yıl önce 12 yıl önce aynı yerde baz vermişler, başka bir kanıt yok. Diyor ki ‘Para verdim.’ Bundan aylarca Zeydan Karalar yattı. Ya da okulda 24 Kasım’da törene katılırken Aziz İhsan Aktaş’ın adamıyla birlikte baz verdi diye halen Hakan Bahçetepe’yi içeride tutuyorlar. Aziz İhsan Aktaş Avcılar Belediyesine demişti ki ‘Bir tane araba verdim seçimden önce’ diye, o sıradaki adayı aldılar rüşvet alma suçundan, Allah’tan beraat etti yani. Yıllarca söyledik bunu ama dokuz ay - 10 ay boşu boşuna yattı, gencecik birkaç ay önce evlenmiş gencecik belediye başkanı Utku, aynı Aziz İhsan Aktaş Isparta Belediyesine AK plakalı Audi A8 Long araç vermiş, oranın da ihalesini almış. Belediye başkanı ‘Ben bu aracı aldım’ demiş, ona dokunan yok. Kütahya Belediyesi dünya kadar var. Kütahya Belediyesi’nin dosyasını ayırıp Kütahya’ya yollamışlar ama Adana’yı, Adıyaman’ı, orayı burayı İstanbul’da görüyorlar. Soruşturma açmadan hemen önce Akın Gürlek Kütahya’yı MHP’li olduğu için ki ‘Suçludur’ demiyorum, bilmiyorum yani. Ama MHP’li Kütahya Belediyesi’ni ayırıp oraya yollamış. Kütahya’da usulüne uygun bir yargılama yapılıyor mu yapılmıyor mu bilmiyorum. Ama Kütahya’da dosya. Isparta’dakine bir şey diyen yok Trabzon Büyükşehir’e bir şey diyen yok. Dünya kadar üniversiteye bir şey diyen yok. Aziz İhsan Aktaş herkesle her şeyi yapmış ama öbür türlü olunca öyle.” 

“ARINMAYA DUY DA İNANMA”

“Şimdi bu şartlarda sıra Melih Gökçek’e mi geldi? Kimi diyor işte ‘Bize de yapıldı.’ Çocuklar, kargalar güler. 550 tane AK Partili belediyeye soruşturma izni var, bir tane gözaltı - tutuklama yok. Cumhuriyet Halk Partisi’nden 34 tane belediye başkanı sabahın altısında Melih Gökçek’e Danimarka tipi yargılama ailesine. Yani hakkında soruşturma açılmış, o da diyor ‘Yargıya güvenim sonsuz’ bilmem ne falan. Esas Melih Gökçek’i alıp sorgulamaları lazımken onun döneminin bütün müteahhitlerini sorgulamaları lazımken. İşte Almanya’daki mal üzerinden… Ama şunu söylüyorum, bu iş öyle veya böyle bir yargının, bir bağımsız yargının önüne düşer ve tarih önünde bunun hesabı sorulur. Ama bu süreçte yapılan orta oyunu mudur, kabare midir, başka bir film mi vardır, yoksa ileride göreceğimiz bir filme fragman mıdır onu da ben de bilmiyorum açıkçası. (AK Parti’de bir iç arınmanın işareti olabilir mi?) “Duy da inanma. Ben öyle AK Parti’de bir iç arınma ıvır zıvır, AK Parti’nin bir bütünü bu halde ve bu bütünün içinde yani AK Parti en sorunlu parçayı çıkarıp ‘Ben arındım’ diyecekse evet, en sorunlu parçadır. Ama Melih Gökçek’e gerçek anlamda bir soruşturma yapılıp hak ettiği gibi bir şey yapılırsa Melih Gökçek neler konuşur, neler anlatır, iş nerelere varır o da ayrı bir mevzu.”

“YENİ YÖNELİME UYGUN OPERASYONLAR”

(Şimdi başka operasyonlar da var işte tarikatlara yapılıyor. En son Süleymancılara bir operasyon yapıldı) “Tarikatlara ya da Süleymancılara yapılan operasyon şöyle. Yeni yönelime, yeni akıma uygun bir iş yapıyorlar. O tarikata muhalif diye de operasyon yapılsa tarikatın kendisine değil tarikatın başındaki kişiyi değiştirmeye yönelik yapılıyor. Tarikatı kendilerince yani tarikatta yönetim değiştiriyor aynı Cumhuriyet Halk Partisi’ne yaptı ya işine gelmeyene kayyım gönderdi, işine gelmeyen yönetimi gönderdi, işine gelecek yönetimi getirdi. İşine gelmeyen tarikatların da liderlerine operasyon yapıp tarikatların yönetimini ya ehlileştirme ya da kendilerine yandaşlaştırma çabası. Yoksa oradaki tarikat yapısı ve o yapının elinde bulundurdukları gücün kendileri lehine kullanılabilecek bir şekilde dönüştürüyor. Yani varıp da onun oraya yapılan iş, böyle ilkesel bir mesele değil taktiksel bir mesele. (Kayyım şeyhler dönemi mi başlıyor?) Olabilir.”

“BİR KOMEDYEN İÇİN İYİ MALZEMELER BİRİKTİRİYOR”

(Deniz Göktaş’ın tahliye kararının ardından yeniden tutuklanması) “O da şöyle, Kavala’nın başına geldiği gibi. Kavala’yı da ben mahkemedeydim, üçüncü kez Gezi yargılanıyordu. ‘Türk milleti adın’ dediğinde hakim hepimiz ayağa kalktık. ‘Her ne kadar bunlar bunlar bunlar olsa da hepsi birden tahliye’ dedi. Büyük bir sevinç oldu. Herkes salındı, haber yok. Ayşe Buğra’yı aradık. ‘Vallahi salmadılar Osman’ı’ dedi. O sırada içeride tuttular. Bir casusluk davası açtılar. Oradan tutukladılar. Sonra yeni bir Gezi davası açtılar. Casusluktan beraat etti Gezi’den hala içeride tutuyorlar. Oysa Gezi’den beraat etmişti. Burada yapılan da o. Hatta çok güzel de anlatmış. Diyor ki ‘Odamdan ifade vereceğim salona giderken özgürmüşüm, haberim yok’ diyor. Ya çok tatlı bir arkadaşımız. Kendisine de söyledim. Bu cezaevinde yatmak her meslek grubu için, her insan için hayattan kayıp günler. Ama bir komedyen için baya iyi malzeme biriktiriyor içeride. Deniz’e de dedim. İkinci gördüğümde 45’nci gündeydi. ‘45 gün içeride yattın, 45 sene bakar bu seni’ diye.”

“BU METİNDEN O OKUNUR”

(MHP lideri Devlet Bahçeli’nin ‘Seçim sistemi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine göre yeniden düzenlenmeli’ açıklaması hakkında) “Bu açıklama Türkgün gazetesindeydi. Yazılı olduğu için de hani bütün siyasetçiler, her birimiz böyle kendiliğimizden yaptığımız konuşmalar sırasında bazen bazı kelimeleri hani söyleyeceğimizden başka söyleriz ama. Yazılı ve Türkgün gibi gazetede MHP açısından çok önemli ve metnin üzerinden çok geçildiğini tahmin ettiğimiz bir yerdeki her kelime değerlidir. Ben oradaki metni şöyle okudum. ‘Anayasa değişikliği yok, 50 + 1 anayasada yazıyor. Onu elletmeyiz. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ruhuna uygun seçim ve siyasi partiler kanunlarında değişiklikler’ diyor. Böyle olunca bunu değiştirdiniz, uygulamak için anayasaya göre bir yıl sonra uygulandığı için daha bir yıl seçim yok. O okunur bu metinden. Çünkü anayasa der ki; ‘Seçim kanunlarında yapılan değişikliklerin uygulanması için değişiklikten itibaren bir yıl geçmesi lazım.’ Eğer anayasayı değiştirirseniz bu anayasa maddesinin dördüncü fıkrasını o kanunla ilgili geçici maddeyle bir kerelik uygulayacağım deyip çözebiliyorlar. Ama Türkgün gazetesindeki metinde anayasa değil de yasal değişiklikler dediği için en erken hani 10 Ekim de kanunlaşsa seneye 10 Ekim’e kadar seçim olmayacağı öngörülüyor. Bir anayasa değişikliği, yani Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini anayasadaki 50 + 1’ini değiştirerek bakanların Meclis dışından olmasını, içeriden atanırsa istifasının zorunlu olduğu gibi halleri ellemeden bir değişiklik tarif ediliyor. Onu okudum ben bu metinden. AK Parti’nin içinde anayasa değişikliği tartışanlar var ama Devlet Bey’in bu konuda böyle bir yaklaşımı var. (Seçim barajı veya dar bölge türü) “Tabii onların hepsi seçim kanunuyla yapılabilir. O ne önerecek, Devlet Bey ittifak ortakları ile birlikte nasıl bir pakette anlaşacaklar ve tartışmaya açacaklar falan onları bilmiyoruz.

“BUNLARI DAHA ÖNCE DE DENEDİLER”

(Bundan muhalefetin daha çok kaybetmesine yönelik adımlar olacaktır diye düşünülüyor) “Geçmişte de denendi mesela ilk ittifak kanunu geldiğinde yanılmıyorsam muhalefet toplam 23 fazla milletvekili çıkardı. Her zaman evdeki hesap çarşıya uymaz. İkincisi AK Parti’nin birinci parti olacağı hesabı ile yapılan tüm hesaplar gelecek seçimde allak bullak olabilir. YENİ Parti birinci parti olur. AK Parti’nin lehine gibi olacak şeyler değişir. Şimdi dar bölge denince belli bölgelerde çok yüksek oy oranlarına ulaşan partiler, belli bölgelerde açık ara birinci olan partilerin lehinedir. O başka bir tartışma konusudur. Ama benim gördüğüm bir anayasa değişikliği olmaksızın kanun değişiklikleriyle sistemin revizyonu gibi bir şey okuduk. (Seçim tarihi için sizin öngörünüz ne? ‘Önümüzdeki ekime kadar yok’ diyorsunuz.) Ben yok demiyorum, yanlış anlaşılmasın. ‘Bahçeli’nin açıklamasını nasıl okudunuz?’ deyince, partiye yakın ve partinin görüşlerini ifade eden bir yayın organında genel başkanın ağzından yapılan yazılı bir açıklamada kelimeler dikkatli seçilir. Orada anayasa değil yasa yazdığı için benim o metni okumam o. Ama genel siyaset okumamda şu zamana kadar seçim yok falan, öyle bir şey değil. Ben her an alınabilecek bir baskın seçim kararına hazır olmak, ülkeyi yönetme iddiasında olan bir parti olarak erken seçim konusunda iştahlı olmak, davetkar olmak bunlar benim görevlerim. Yoksa bir sene seçim yok diyemeyiz. O başka bir şey yani.”

“DÜNYA SİYASET TARİHİNDE GÖRÜLMEMİŞ BİR KEPAZELİK YAŞANIYOR”

(Vahap Seçer ve Mansur Yavaş üzerinden son günlerde yürüyen tartışmaları nasıl okuyorsunuz? Butlan yönetimi büyükşehir belediye başkanlarını kendi tarafına çekmeye mi çalışıyor, yoksa bu isimleri kamuoyu önünde ikircikli ve tartışmalı hale getirme çabası mı var?) “Şimdi ondan bir hafta önce de ‘Ayşe Ünlüce CHP’de kaldı’ dediler. İki gün sonra Ayşe Hanım bize geldi. Büyükşehir Belediye Başkanlarımızın iradeleri, ilk gün butlana karşı gelip de genel merkezde ortaya koydukları irade ortada. Orada hakkını yemeyeyim. Balıkesir Ahmet Akın, butlana karşı imzayı da atmamıştı. Ona uygun bir tutum sergiledi. Onun dışında diğer arkadaşların durumu belliydi. Ama şunu çok net söyleyeyim. Doğrudan işte Adalet Bakanının kendisini de dahil olduğu ya da aracılık eden milletvekillerinin dahil olduğu yerlerde belediye başkanlarımıza işte kimine AK Parti‘ye geçme daveti yapılıyor, kimine AK Parti‘ye katıldı ya içeriye atıl yapılıyor. Ya kimine de AK Parti’ye gelmesen bile YENİ Parti’ye geçme falan gibisinden şeyler falan. Tabii burada normal olması gerektiği gibi davranan, kendi kararını veren ve cesaret gösteren arkadaşlar olduğu gibi tereddüdü olan arkadaşlar olduğu gibi bu konuları bizimle açık açık konuşan çok sayıda arkadaşımız var. Hatırlayacaksınız. YENİ Parti kurulurken daha kurulmadan ben sizinle yaptığımız bu yayında yine şunu söylemiştim. ‘Belediye başkanlarına gelin’ diyemeyiz. Biz açıkçası 31 Mart seçimlerine doğru giderken kimseyi eski davranış biçimi ile yargılamadık. Yani demedik ki ‘Belediye meclislerinde değişimcileri koyun, yarın öbür gün bir şey olursa yanımızda duracak kişileri koyun’ falan demedik. Dedik ki ‘Bu partide kurultay günü bir temiz sayfa açtık’ dedik. Ki o yaklaşımımızdır bizi 74 il başkanıyla, yani 32 il başkanı ile kurultay kazanıp, 81 il başkanına yol yürütüp, 74 il başkanımıza parti kurdurtan bu yaklaşımımızdır bizim. Belediye meclislerinde bir çok yerde ‘Ön seçim yapın’ dedik, sıralamaya gelenler geldi. Bir çok yerde ‘Kapsayıcı olun’ dedik. Belediye başkanını, örneğin geçmişte değişimci olmayan, değişim karşıtı, bizim karşımızda olan arkadaşlar belediye başkanı oldu. Kendi listelerinde onlar var. Değişimciler aday oldu, ‘Aman ha kapsayıcı olun, hep değişimcileri koydu demeyin’ dedik. Öyle olunca bu butlan kararından sonra bazı belediye meclislerinde tabii ki o kapsadığımız arkadaşlar pek çoğu bizimle beraber. Bazı arkadaşlar butlan tarafında yer almak ya da CHP’den istifa etmemek, o herkesin nasıl 17 butlancıya karşı CHP’de kalan 40’a yakın arkadaşımız oldu toplamda. ‘Partiden ayrılmam’ diyor, ‘Ben bu partiyi bırakmak istemiyorum’ diyen arkadaşlarımız var. Bu şimdi bir milletvekilinde gelir ya da gelmez. Belediye başkanında da gelir ya da gelmez. Ama belediye meclisinde Cumhur İttifakı ile aramızda diyelim ki üç fark var. İki arkadaş tereddüt ettiğinde bir anda denge tersine dönebiliyor. Bu sefer ne olabilir? Belediye başkanı açık hedef haline gelebilir. Ona operasyon yaparlar, tutuklarlar. Yerine seçileceğe de çoğunluk ellerinde olduğu için bu sefer senin belediye başkanına ‘Benim partime gel’ demen onu operasyona açık hale getirebilir. Bunları söylemek utanç verici ama Türkiye’nin gerçeği. Bakıyorlar, hangi belediyede kendi çoğunlukları belediye başkanvekili seçebilecek durumdaysa o belediye operasyon yapmak için bütün dosyaları istiyorlar, incelemeye alıyorlar. Hedefe koyuyorlar belediye başkanını. Bu yüzden ben belediye başkanlarına ‘Bize gelin’ demedim. Özellikle ilk başta hiç demedik. Ama bir süre sonra vatandaşın baskısı, belediye başkanlarımızın kendi tercihleri, ‘Ya yapmayın, biz YENİ Parti’ye geçmek istiyoruz’ dediler. ‘Geçen geçsin’ o zaman dedik. İşte 300’e yakın arkadaş herhalde eylül sonu itibarıyla olacak, şu anda 260’larda mı ne rakam. Kendi kararıyla kalan kimseye bir şey demeyiz. Ama tereddüt eden arkadaşlar var. ‘Eylülü geçireyim’ diyen var. ‘Ekim belediye meclisi toplantımı geçireyim’ diyen var. Komisyonlar el değiştiriyor. Birçoğu da belediye meclis üyelerini kendiyle bir davranarak geçmeye ikna etmek istiyor ki komisyon seçimleri yeniden olmasın, o değişmesin bu değişmesin. Meseleler öyle. Yani vatandaş karar vermiş. ‘İlçemi şu belediye başkanı yönetsin’ diye. O belediye başkanına böyle siyasi baskılar, tutuklamalar, bilmem neler. Ya da belediye başkanı seçimi birlikte kazandığı arkadaşları parti kurmuş, onlarla birlikte gitmek istiyor. Ona bir takım sözler şeyler. Yani dünya siyaset tarihinde görülmemiş bir kepazelik yaşanıyor. Şu bir yıl olsun, seçimler bitsin arkasından da şöyle normal bir yerel seçimler yapılsın, hepimiz bir rahata huzura erelim, ülke huzura ersin. Hakikaten bıktık artık bu şeyden yani. Çünkü bir kişiye hırsız damgası vurmanın belediye meclisindeki dağılımlara göre belirlendiği haksız, adaletsiz, çok kötü bir süreçten geçiyoruz yani.”

“SEÇİM KAZANMAK İÇİN FEDAKARLIK ETMEK KIYMETLİ BİR İŞTİR”

(İktidar basınında sizin Cumhurbaşkanı adayı olacağınız haberleri çıkıyor. Bu haberler niye çıkıyor?) “Bin tane sebebi olabilir, her türlü. Siyaseti siyasetçilere bırakmayıp mesela Muharrem İnce’nin durumunu soruyorsunuz, ben Muharrem İnce’nin beyanına bakıyorum. Ben de siyasetçiyim. Belki benim açımdan başka bir şey demek bugün bana bir puan fazla kazandırır, öbür tarafı bilmem ne yapar ama siyaset sözle yapılan bir iştir. Söze bakacaksın. Ben başka bir şey söylüyorum, adam köşesinde başka bir şey yazıyor. Hele o CHP’den kulis yazanlar yok mu? Şimdi son altı günün beşinde itirafçı yazanlar. Sanki bizimle birlikte. ‘Özgür Özel yakın çevresinde şunu söyledi, onu söyledi.’ Ben Cumhuriyet Halk Partisi’ndeyken kesin karar vermiştim. Tabii o zaman Ekrem Başkan, Mansur Başkan, diğer arkadaşlar falan… Ben dedim ki ‘Doğru adayı belirlemek benim görevim.’ Halen daha da en doğru adayı belirleme noktasındayım. Ama bu arkadaşları böyle gördükçe, bir de yapılanları gördükçe keşke diyorum ben bunların böylece olacağını bilsem şöyle yapardım bakın açık söyleyeyim size. Derdim ki ‘Bir partinin Genel Başkanı doğal adaydır. O gün gelince bakacağız ama adaylığı düşünüyorum kardeşim’ derdim. Bütün okları üzerime toplardım, arkadaşlarımız huzur içinde görevlerini yapardı. Ne Mansur Bey ne Ekrem Bey ne bilmem ne. Hatta bilsem şöyle yapardım. ‘Ekrem de ne oluyor ya, aday benim’ derdim. Günü geldiğinde bakardım ankete kim kazanıyorsa seçimi onu aday yapardım. İş, seçim kazanmakta. Seçim kazanmak için sorumluluk almak da kıymetli bir iştir, fedakarlık etmek de kıymetli bir iştir. Geçmişte biz bu beş yılı, bu kadar acıyı niye yaşıyoruz? Fedakarlık etmek ve görevinin gereğini yapmak yerine kazanamayacağı bir seçimde sorumluluk almaya kalkanlar yüzünden yaşıyoruz biz. O hale geldik. O gün Mansur Bey aday olsaydı şimdi Cumhurbaşkanıydı, Ekrem Bey aday olsaydı Ekrem Bey Cumhurbaşkanıydı. Ama bütün gençlerin yüzü gülüyordu. Bugün asgari ücretli AK Partilinin de yüzü gülüyordu, en düşük emekli maaşı alan MHP’linin de yüzü gülüyordu. Memleket de bu halde değildi. Kimse hapiste değildi. Ama şimdi tutmuşlar ‘Yok Özgür Özel aday olacak bilmem ne.’ Benim bir tane şeyim var. Demin Sayın Kahveci takılıyor bana. ‘Balkon yok konuşmayı nereden yapacaksınız?’ filan diye. Ama şey 31 Mart’ta da otobüsten yaptık. Benim hedefim ne zaman yapılacaksa seçim, 31 Mart akşamı olduğu gibi şu teyzemin parasıyla edindiğimiz otobüsü şuraya çekip, toplananlara ‘Bir dönem bitti, yeni bir dönem başlıyor. Bu seçimi Cumhurbaşkanı adayımız filanca kazandı ama esas millet kazandı. Bu seçimin galibi YENİ Parti değil Türkiye’dir. Yarından itibaren ötekisi olmayan bir ülkeyi kuruyoruz. Hukuk sistemini ele geçirmeye gelmedik, bir daha kimse hukuku ele geçirmesin diye geldik. Eğitim sistemini ele geçirmeye gelmedik, bir daha kimsenin kafasına göre ideolojik dayatmalar yapmayacağı bir eğitim sistemini kurmaya geldik. Basını, yayını, medyayı ele geçirmeye gelmedik. Bir daha kimsenin ele geçiremeyeceği bir medya düzeni kurmaya geldik’ diyebileceğim bir basın toplantısı. (Konuşmayı da hazırlamışsınız) Benim öyle kötü bir huyum var. Ben geçen konuşmayı da dört yıl önce Manisa’da yapmıştım. İlk olarak beş yıl önce dört ilçeyi aldığımızda benzerlerini. ‘Havai fişek atmayın, davul çalmayın, rakibi kızdırmayın. Aldığınız yetki bir zafer yetkisi değil görev yetkisidir. Yarın kalkıp çalışın’ diye. Bu sefer de bir ay boyunca hep sabahları traş olurken o konuşmayı yapmıştım. Bana diyorlar ‘O kadar kısa zamanda o konuşmayı nasıl hazırladın?’ 30 traş boyunca yazdım konuşmayı. Çok da inandığım bir konuşmadır. Yüzde 40’ı Manisa’daki ilk yerel seçim, yani sıfır belediyeden dört büyük belediyeyi aldığımız gün yaptığım konuşmadır. ‘Kaybedenleri düşünün.’ Süleyman Seba’nın atıfını o zaman da yapmıştım. Beşiktaş’ta oyunculara gidiyor bağırıyor, ‘Sizin kadar şampiyonluğu hak etmiş bir takım yan tarafta, biraz sessiz olun, biraz da onları düşünün’ diyor. Biz çünkü hep seçim akşamları kapımızda davullar, kornalar bilmem neler, işte seçimi kazanınca çıkıp rakibiyle alay eden Cumhurbaşkanları falan gördüğümüz için. Benim içimde ukdedir, biz bu yaşadığımızı seçim kazandığımız gece AK Parti’nin seçmenine de seçilmemiş milletvekiline de, seçilmemiş veya seçim kaybetmiş teşkilatına da yaşatmak istemem. Yani ‘Biz çok çektik, biraz da onlar çeksin’ değil, ‘Biz vaktiyle çektik ama çektirmeyiz’ diyerek. Bence siyasette gerçek kazanma budur. Gerçekten kazandığını gösteren şey bu. Öbür türlü sen daha seçimi kafanda bitirememişsin, hala onunla uğraşıyorsun demek.”

“ŞİMDİ AK PARTİ AYDIN’I, AFYON’U ALMIŞ MI OLDU?”

(AK Parti 25’inci yılını kutladı, transferler oldu ve bunun devam edeceği yazılıyor. Bunun amacının aynı zamanda ‘İktidar büyüyor, muhalefet küçülüyor’ algısı yaratmak mı?) “Haber bültenlerinde büyünülmez ki, sokakta büyünülür. Yani siyasette vatandaşın gönlünde büyürsen büyürsün. Bence tam tersi etki yapıyor. Hatırlıyor musunuz, Hakan Şükür müydü? AK Parti’den seçilmişti. Erdoğan’ın 15 Temmuz darbesinden önce cemaatle arası bozulduğunda istifa ettiler AK Parti’den. ‘Vay efendim bir partiden seçilip istifa ediyorsa doğru olan, namuslu, erdemli olan davranış partiden de istifa etmektir. Sen oraya kendin mi geldin’ diyor? Şimdi milletvekili transfer ediyor Erdoğan. Bir kere bunu görmek lazım. İkincisi, bir belediyeyi kimin yöneteceğine millet karar veriyor. Örneğin işte AK Parti şimdi Aydın’ı almış mı oldu? Aydın Belediye Başkanı’nın anket faturasını Aziz İhsan Aktaş ödemiş de onu önüne koymuşlar. ‘Ya Silivri’ye atıl ya AK Parti’ye katıl’ demişler. O da paldır küldür katılmış. Hatta meclis çoğunluğu için dört belediye başkanı taahhüt etmiş. Üçü gelmiş, biri gelmemiş. Ben gelmeyen arkadaşın ağzından dinledim hepsini yani. ‘Sen de geleceksin’ diye zorladığı belediye başkanımın ağzından hepsini dinledim yani. Ondan sonra şimdi Aydın’ı almış mı oldu AK Parti? Sokağa çıkamıyor. Esnafa gidemiyor. Göstermelik bir - iki videoyu bile telaşla çekiyor. İşte Afyon’daki belediye başkanının durumu ortada. AK Parti Afyon’u almış mı oldu? Afyon’u kimin aldığına Afyonlular karar verir. Aydın’ı kimin aldığına Aydınlılar karar verir. Şimdi çeşitli yöntemlerle birinin eşi üzerinden, birinin faturası üzerinden, birinin bilmem nesi üzerinden tehdit. Ya o süreç yaşanırken biz zaten onları duyuyoruz. Telefonla konuşuyoruz. Önce bize uğradığı tehditleri anlatıyorlar. ‘Ama gitmem’ diyor, ‘Dimdik ayaktayım’ diyor. Sonra falan filan derken bir şey yaşanıyor orada.” 

“MİLLET FATURAYI GÜNÜ GELİNCE SANDIKTA FENA KESİYOR”

“Bütün millet görüyor bunu. Bu milletin duygusunu okumak, siyasetçinin birinci görevi. Ben şu duygusunu okuyorum milletin; ‘Bana rağmen olmaz’ diyor. Bizim ülkemizde bir şey var. Bu millet devletini sever. ‘Askere gel’ der, gider. Askerde dayak yer, dönünce güle güle anlatır. Canını ortaya koyar. Oğlunu askere yollar. Tabutu gelir, ‘Vatan sağ olsun’ der. Vergi adaletsizdir filan ama sonuçta vergisini verir. Bilmem nesini yapar. Adaletsiz bir vergi sistemine isyan eder ama verir. ‘Oy vermeye geleceksin’ diyor, yüzde 85’le gider ve oy kullanır. Yani önemli katılım oranları. Devlete ve devletin kurumlarına, kararlarına saygılıdır. Ta ki devleti milletin karşısına dikene kadar. Devletle millet karşı karşıya geldi mi bizim millet bu sefer devleti dinlemez, bildiğini yapar. Kenan Evren‘in ‘Oy vereceksin’ dediği asker kişiye değil Özal’a oy vermesi gibi. Sonra Özal’ın ‘Sen beni seçtin. 70’ten kalanlara siyaset serbestisi istiyorlar. Yasaklar kalksın. Kaldırma’ dediğinde o yasakları kaldırıp 1970’lerin iki başbakanı, bir başbakan yardımcısını sırasıyla başbakan yaptığı gibi. Daha doğrusu Demirel’i, Erbakan’ı ve Ecevit’i peşi sıra başbakan yaptı. Yani karşına geçip sana bir şey dediğinde inadına o dediğini yapmıyor. Bu tip işlerin faturasını günü gelince sandıkta fena kesiyor. Ekrem İmamoğlu 13 bin küsür farkla İstanbul’u kazandı. Bıraksalar öyle yönetsin, zorlanır. Mazbatayı iptal edip, seçim yaptılar. 60 gün sonra 806 bin farkla kazandı. Beş yıl uğraştılar adamla, 1,2 milyon farkla bir daha kazandı. Şimdi içeri attılar. Çıkar Ekrem İmamoğlu’nu ve bugün belediye seçimi yap, 2,5 milyon farkla kazanır. Bizim millet karşısına dikilenden hoşlanmaz. Mesela yerel seçimlerde uzman çavuşları hiç gitmedikleri ilçelere götürüp oy kullandırtıp, o ilçelerin seçim sonucunu değiştirdiler. O ilçeleri duyuyorum şimdi, burnundan soluyor millet. Neden biliyor musunuz? Belediye başkanı iyi - kötü belki aynı şeyi yapacaktı. Belediyenin bütçesi belli. 2 bin uzman çavuşa orada oy attırdılar. Sonra çektiler. Kendi iradesinin sakatlandığını görenler şu anda AK Parti’ye burnundan soluyor. Koyun oraya sandığı, yüzde 10 bile oy alamayacak AK Parti manipüle ettiği yerlerde. TRT, Anadolu Ajansı'nın haksız kullanımı… Bunların hepsi bir yerden sonra haksızlığa uğrayana yarıyor. Milletin hakemliği çok başka bir hakemliktir.”

“BU İŞ KİŞİSEL AHLAK MESELESİ”

(Cumhuriyet Halk Partisi’nde çok uzun süre görev yapan insanlar da geçtiler, yeni seçtiğiniz insanlar da geçtiler. Sizde aday seçiminde, milletvekili seçiminde bir eksiklik var mı? Veya yeni dönemde nasıl seçeceksiniz?) “Bu milletvekili düzeyinde tam olarak kimi kastettiğinizi anlamadım. (Mersin milletvekili geçti herhalde.) O zaten özel bir şeydi. Ama belediye başkanlığında… Ya bu iş bir kişisel ahlak meselesi. Bunu böyle parti parti ayırmak ya da ‘Sağ parti şöyle, sol parti şöyle…’ Ben açık açık kendi grubumuzda söyledim. Veya işte geçen bir belediye başkanı için Mansur Bey’i suçluyorlar, ‘Mansur Bey’e yakın bir isim.’ e tamam. Baktığında 2002 yılının milletvekili, 2007 yılının milletvekili, 2009’un Aydın Belediye Başkanı. ‘Topuklu Efe’ diye lakap takmışsın, baş tacı etmişsin. İlk o topukladı gitti. Yani bu işleri böyle kategorize etmek değil. Bir kişisel ahlak meselesi üzerinden ve bir direnç, bir kararlılık üzerinden bakmak lazım. Ben Altılı Masa üzerinden seçilmiş milletvekillerine ya da onların Genel Başkanlarına yönelik sert ve linç edici sosyal medya dilini haksızlık olarak görüyorum. Ama şöyle bir şey var. Tabii siyasetin kendi düzlemi içinde, kendi kodları içinde ve mümkünse işte böyle o ihtiyacına göre de ‘50+1’lik  bir sistem kuruldu. Yanına MHP alındı. Tek başına kazanamıyorsun. Bunun için bilmem ne… Ben şimdi bir başka partinin yani butlanla gelmiş Genel Başkanı, parti içinde kendi kongremde, kurultayda çıktım ve eleştirdim orada yapılanları kişilerin hukukunu gözeterek. Şimdi dönüp bir daha onları konuşmak istemem ama kendi adaylığın için verilmiş bir takım tavizler sonradan ortaya çıktı. Bilmediğimiz işler filan. Bunlar yanlış işler. Yani bir şeyi kabul ettirmek veya bir şeye rıza üretmek için bir şeylerin böyle pazarlık konusu yapılması doğru işler değildi ve sonuç getirmedi. Biz böyle işlere girişmeyiz.” 

“İLKELİ VE DOĞRU İTTİFAK SİSTEMİ KURULMASI GEREK”

“Ben açıkça söyleyeyim. Yerel seçimlerde ittifak için örneğin İYİ Parti’ye gittik. İYİ Parti ile ittifak yapmak istedik biz. Bize sordu dönemin Genel Başkanı ‘Nasıl birşey öneriyorsunuz?’ diye. Dedim ki ‘İki-üç firmayla anlaşalım. Gücümüz nispetinde maliyetini paylaşalım. Bütün Türkiye’de anketlerimizi yaptıralım. Kim öndeyse belediye başkanı adayı o partiden olsun. Meclisi de oy oranlarımız oranında adil bölüşelim.’ ‘Başka bir şey öneriyor musunuz?’ ‘Yok.’ ‘Ben bunu GİK’e götürürüm ama geçmez bu. Başka bir öneriniz var mı?’ dediler. ‘Yok’ dedim. Gittiler, geçmedi. Biz sonra tek başımıza girdik. Adil bir ittifak kimseyi rencide de etmez, ileride mahcup da etmez. Bir şey olursa da o bu kararı verenlere sorumluluk yüklemez. Ama adil olmayan, işte ‘20’şer milletvekili verelim, siz de bizim Cumhurbaşkanı adayımızı destekleyin’ dediğinizde burada başka bir şey ortaya çıkıyor. Sonra da partisinde siyaset yapan, partisinin ittifak kurma kapasitesi ile aday gösterilmiş insanlara bu sefer çok haksız saldırılar oluyor. Onların tabii parti değiştirmelerinde ben şu meseleye çok dikkat ederim. Bence hassas olan şu. İkili bir seçime girmişsin. Muhalefet kanadından girdin, muhalefet kanadında kalıyorsa neyse. O zaman çünkü bir ittifaka oy verdi insanlar. Ama sen Millet İttifakı’ndan seçildin, Cumhur İttifakı’na katılıyorsun. Bu ahlaki değil bir kere. Yoksa kendi partin dağıldı, parçalandı, sorun yaşadın. O ittifakın içinde bir başka partiye, kardeş partiye falan geçme meseleleri yine seçmen üzerinde böyle bir kandırılmışlık duygusu yaratmıyor ama esas yaratan duygu ‘Muhalefet edeceğim, ben tek adam rejimine karşıyım’ deyip şimdi tek adam rejimine takim eden bir parti değişikliği yapmak. (Yeni kadroları seçerken geçmişteki geçişleri dikkate alarak nasıl bir yöntem izleyeceksiniz?) Bir kere dediğim gibi bir seçim sathı maili gelene, seçim yaklaşana kadar bir kere benim temel yaklaşımım ki bütün Genel Başkanlarla hep bunu konuştum. Kendileri de hak verdiler ve hep aynı düşündüklerini söylediler.. Geçen seçimin hatası şuydu. İttifakı yıllar öncesinden belirlemeye çalışmak; bu önce dört, sonra altı koşucuyu belinden zincirle birbirine bağlamak gibiydi. Antrenman yaparken bile birbirine ‘Çok ileri gittin, beni zora soktun’ bilmem ne. Oysa ki herkes kendi kulvarında var gücüyle koşmalı, çalışmalı, oy istemeli ve seçim yaklaşana kadar herkes müstakil çalışmalı. Ben müstakil gayretimle meclis çoğunluğunu alabilecek durumdaysam, Cumhurbaşkanı adayımı seçtirebilecek durumdaysam, Cumhurbaşkanı önerebilecek durumdaysan öyle yapmalıyım. Ama yapamıyorsan bir ittifaka mecbursan tabii o günkü kurallar ne olacaksa… O zaman dönüp şeffaf, adil, hesap verebilir ve savunulabilir bir ittifak kurmam lazım. O yüzden yani geçmişin hatalarından ders alarak. Benim de şöyle bir zorluğum var şu anda. Geçmişte birtakım hatalar yapıldı, doğru ama o hatalar şeyinde… Yani partisinde siyaset yaparken, partisi 20 milletvekili gösterme hakkı elde etmiş. Arkadaş aday gösterilmiş. O kişinin kendisinin bir kusuru yok. Ona bizim arkadaşlar bazen çok yükleniyorlar. Orada muhalefetten seçilip AK Parti‘ye geçene ben de kızıyorum. Böyle şeyler olmaması için ilkeli ve doğru bir ittifak sistemi kurmak lazım. Ben bir partinin milletvekillerinin öbür partinin listelerinden gösterilmesi meselesi, bir de orada tam seçilme sınırı aşağıda kayan var. ‘Yerimize geldi’ diye kızıp oraya oy vermeyen var. Ama hangi kanuna gideceğiz, nasıl bir kanunla gideceğiz bilmiyorum. Ama ölçmeye - değerlendirmeye dayalı, kendi adaylarımızın örgütten işte önseçim, bir takım farklı yöntemler var ama Cumhuriyet Halk Partisi’nin geçmiş dönemlerde yaptığı ittifak modeli bugün benim zaten kongre sürecinde de çok eleştirdiğim ve kötü sonuçlar doğuran bir model oldu. Ama o Cumhurbaşkanı adayı ile ilişkilendirilen… Ben cumhurbaşkanı adayının bir partinin aday dayatması yerine muhalefetteki bütün partilerle yeterince istişare edildikten sonra mümkünse ortak bir aday belirlenmesini, dışında kalanlara da saygı duyulmasını, ikinci tür ihtimali de gözetilerek girene doğru bir dil kullanılmasını, birbiriyle çarpışan muhalefet yerine iktidarı değiştirme motivasyonuyla yarışsa bile kardeşçe yarışan, centilmence yarışan bir muhalefetin olmasını, muhalefetin muhalefete muhalefet etmemesi gerektiğini düşünüyorum. Ama esas olarak seçime kadar herkesin kendi kulvarında var gücüyle koşmasını savunuyorum.” 

“TUZLA’DAKİ MESELENİN ALTINDAN DAHA NELER ÇIKACAK”

(AKP’yi geçen isimler arasında hakikaten sonradan çok AK Partili olan isimler de oldu. Mesela Ali Eren Bingöl, Özlem Çerçioğlu, Mesut Özarslan, Özlem Gürzel… Bunların arasında sizi en çok şaşırtan kim?) “Ben tek tek bunlarla meşgul olacak değilim. Allah hepsinin taksiratını affetsin. Kul hakkı yediler. Milletten ‘Muhalefet edeceğiz’ diye ya da hizmet ederken ‘Biz bu iktidarın karşısındayız’ diye şey yaptılar. Sonra gittiler. Yanlış işler yaptılar. Ne söyleyeyim? Yaptığı paylaşımın altını yoruma kapatıyorlar. Yoruma açtığında… Veya başta 150 tane gelmiş, 149’u kötü yorum, ondan sonra kapatmış. Onları görüyoruz. Allah hiçbir siyasetçiyi onların durumuna düşürmesin. Ama hakikaten onlar için koşan, onlar için emek veren, hiçbir karşılık beklemeden gece - gündüz onlar için çalışan örgütümüzden insanların da hakkını yediler. Söylemleriyle onlara güvenen insanların hakkını yediler. İnsan içine çıkamayacak duruma da geldiler şehirlerinde. Kimi tehdide teslim oldu. Öbür Tuzla’daki meselede daha neler çıkacak altından. Yani orada ‘hobi bahçesi’ diye yargı mensuplarına yapılan, içinde bugünkü Adalet Bakanı’nın da olduğu, sonradan değiştirilen ve villalara çevrilen yerden tutun da ‘emsal transferi’ diye önceki AK Partili Şadi Bey’in yaptığı bir yeşil alanı bilmem kaç tane yere giren… Yani sistemin güvenlik açığından yararlanıp herkese katlar vermişler. ‘Ben o katlara yer vereyim, bunu İBB versin.’ Biz orada çözümü önerdik. Dedik ki ‘Bakın AK Parti’nin önceki dönem belediye başkanı yapmış. Bizimki fark etmeden birkaç tane size kullandırtmış ama bunları yapmayın. Siz bakanlıktan buraya sosyal donatı alanı, hizmet alanı tahsis edin. Bunun parasını bu müteahhitler bölüşerek devlete ödesinler. Kimsenin alacağı kalmasın.’ Formül güzeldi ama onlar öyle yapmak yerine belediye başkanını tehdit edip devşirmek ve alamadıkları Tuzla‘yı bu yöntemle almak, kendi asrın imar yolsuzluğunu aklamak ve bizim genç, işte benim hakkımda da orada - burada güzel şeyler söyleyerek beni de farklı işte ‘Genel Başkan benim abimdir ama bilmem ne’ gibi de bir tuhaf şey. Ona da hakkım helal değildir yani. Onu söyleyeyim. Olacak iş değil yani. Bir de kendisi biliyor benim onun için ne kadar gayret sarf ettiğimi. Hakkım helal değildir. Hele hele yanı başındaki Onursal Adıgüzel onuruyla cezaevinde yatıyorken bu partinin onca emeğini AK Parti’ye satana hakkımızı helal etmeyiz. Sinem Dedetaş, İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet… ‘AK Parti’ye geçeceğime paşa paşa yatarım’ demiş. Daha ne desin insanlar? Açık açık onlara da dediler. Sinem Hanım’a da Fatma Kaplan Hürriyet’e de. ‘Geçersen AK Parti’ye kurtarırsın’ diye.”

“MENDERES VE ETİMESGUT’TA OLAN SUÇÜSTÜ HALİDİR”

(İzmir Menderes butlan yönetiminin desteğiyle AKP’ye geçti. Etimesgut‘ta AKPliler, MHP’liler seçime girmedi ve butlan CHP’sinin adayı kazandı sonradan. Siz bunu bir ittifak olarak, bir siyasi takas olarak yorumluyor musunuz ve devam edeceğini öngörüyor musunuz?) “Yani butlan yönetimine suçüstü halidir, başka bir şey değil. Burada ‘Siz bizi destekleyin, Menderes‘te biz sizi destekleyelim’ diyerek bizim dönemimizde kazanılmış iki ilçeden bir tanesini AK Parti‘ye verip bu tarafta yönetimi butlanda tutmaya çalışan bir anlayıştır, suçüstü halidir. Söyleyecek söz bulamıyorum. Ben buna içimden geçenleri söylesem bu sefer yeni polemikler, yeni tartışmalar başlar. Ben onları geride bıraktım. O köhne siyaseti, pazarlıkçı siyaseti, ilkesiz siyaseti geride bıraktım. Ondan bir şey söylemiyorum.”

“SAHADA EKONOMİYİ KONUŞUYORUZ”

(Siz Türkiye’ye nasıl bir zenginlik getireceksiniz?) “Siz bize hani misafir oldunuz, biz size misafir olduk. Sanki programın buraya kadarki kısmını eleştiriyor gibi de yanlış anlamayın. Gazeteci merak edileni soruyor. Gün boyu biriken soruyu soruyor. Son görüşmemizden beri benim yanıtlamadığım şeyleri soruyor. Ama biz sahada bunları konuşmuyoruz hakikaten. Sizin sorduğunuzu konuşuyoruz. Ben en son geçen hafta Kocaeli Gebze'deydim. Ondan önce Denizli’de, Gaziantep’te falan ama YENi Parti Genel Başkanı sıfatı ile Kocaeli Gebze’de, sonra Kayseri’de, bu cumartesi günü de Çorlu’da, Tekirdağ Çorlu’da iş insanlarıyla bir araya geliyoruz. Ekibimizi tanıtıyoruz. Ekonomi Eşgüdüm Konseyindeki 11 değerli ismin geçmişlerini anlatıyoruz. Kimi bankacılıktaki deneyimi bu konkordato meseleleri ile falan filan yetkili isimler, işte KOBİ konusundaki uzman arkadaşlarımız, yöneticilerimiz güçlü bir kadroyla çıkıyoruz karşılarına. Misafiri oluyoruz onların. Karşılarına çıkıyoruz demeyeyim, yanlarına geçiyoruz. Ondan sonra diyoruz ki onlara ‘Biz eski partimizde program yaparken size gelmiştik. Bu şehrin sorunlarını dinlemiştik. Bunlara yönelik olarak şunları şunları biriktirmiştik. O programı yazanlar yine burada ve YENİ Parti programımız biraz daha kısa, daha esnek, daha anlaşılır ama o da burada.’ Şimdi hükümet programı yazıyoruz ve bunu Gebze’de konuşarak, Gebze’ye yönelik çünkü bilen bilir bilmeyen bilmez. Türkiye’nin ilk 500 firmasının 84 tanesi yanılmıyorsam Kocaeli’de, bunların 68’i Gebze’de. Gebze bambaşka bir yer ve diyoruz ki ‘Gebze‘nin sorunları bunlar, bizim genel çözüm önerilerimiz bunlar ama Gebze’ye özel hükümet programında ne konuşalım, ne yapalım? Bu bir başlangıç günü, diyalog. Seçime kadar değil seçimden sonra da yönetirken sizinle birlikte yönetecekler.’ Bizim programımızdaki en birincil mesele; sanayide yeni bir kalkınma hamlesi. Bu kalkınma hamlesiyle birlikte tabii bunun dört tane önemli değişimi yönetmesi gerekiyor. Birincisini nitelikli istihdam dönüşümü sağlamak gerekiyor. Mor dönüşüm sağlamak gerekiyor, yeşil dönüşüm ve dijital dönüşüm. Bu dört dönüşümü nasıl yapacağımızı arkadaşlar programımızda yazdılar, biz detaylarını ile, ilçeye, bölgeye, dünya kadar OSB’si var ve OSB’lerin neredeyse tamamına yakını ihtisas OSB. İşte şimdi Çorlu’ya gideceğim mesela, orada bambaşka iyi çok iyi modeller var. Hem Organize Sanayi Bölgesi’nin yanılmıyorsam 13 tane de OSB orada var. Hem OSB’lerin kendilerine aradıkları nitelikli, aranan elemanları yetiştirdikleri modeller var. O konuda devletin üstlenmesi gereken meseleler var. Hem de bir takım açmazlar var, bunları konuşuyoruz. Mesela en önemli açmaz; asgari ücret alan için çok düşük, veren için çok yüksek. Hele hele Denizli’de, hele hele Diyarbakır’da. Hani eğer iş kolunuz tekstilse, hazır giyimse, gıdaysa bunlarda alana çok düşük, verene çok yüksek asgari ücret var. Mısır’la karşılaştırıyor veya Afrika ülkeleri ile karşılaştırıyor. Olmaz.” 

“EKONOMİDE BÜYÜK BİR PLANLAMA SORUNU VAR”

“Burada işte önerilerimiz var. (Bölgesel asgari ücretten söz ediliyor) Biz bölgesel asgari ücrete zaten yani HAK-İŞ’i de karşı DİSK’i de karşı. Çünkü bölgesel asgari ücret, en düşüğünde birleştirme, bir sürü sorunlar yaratan, dünyada da sendikacıların itiraz ettiği, işçinin lehine olan bir şey değil. Şunu tartışmayı açtığımızda da mesela belli sektörler ya da işte küçük esnaf ya da belli çalışan sayısına kadar olan KOBİ’lerde sen asgari ücreti mesela 29 değil 39 bin lira yaptığında gelen SGK’daki tahsilat tutarı bu kadar, bunu şu sektörlere ya da şu sayıya kadar KOBİ’ye ve küçük esnafa sosyal güvenlik prim desteği olarak 10 bin lira verdiğinde ne oluyor? Asgari ücret çok kabaca anlatıyorum tabii alana 39 bin lira oluyor, verene 29 bin lira oluyor. Devlet orada adil bir pozisyon tutmuş oluyor ve bir destekleme yapmış oluyor. Böyle bölgesel ya da sektörün dışında sektörlere özel koruyucu. Bizim arkadaşlarla bu çalışmayı anlatıyoruz mesela, tartışıyoruz. İkincisi kur politikası. Döviz kuru, bizler için çok yüksek ama ihracatçı için çok düşük. Ve ihracatçıyı perişan eden bir durum. Bu durum Türkiye’de yurtdışında alınıp işte satılabilecek televizyonu satamama, şeyi satamama veya sattığın o fiyatla gelip burada maliyetlerini kurtaramama, siparişleri kaçırma ya da burada üretememe gibi sonuçları oluyor. Bunlara ilişkin kalkınmayı esas sorunları ortadan kaldırarak ve o patikadaki bütün zorlukları ortadan kaldırarak yapılan çalışmaları anlatıyoruz. Yine bunun yanında Devlet Planlama Teşkilatının olmaması meselesi artık bir iş dünyası ve biz muhalif siyasetçilerin bir konsensüsü noktasında. DPT’nin önce adını kaldırdılar, işte Kalkınma Bakanlığı’nın altına koydular. Sonra şu anda gücü yetenin gücü yettiğine, orman kuralları… İşte zayıflar ölür, güçlüler kalır, evrim bunu gerektirir. Böyle abuk subuk. Öyle hiç öyle bir şey yok yani. Tam tersine şunun yapılması gerekiyor yani bu kuralsızlıkların ülkeyi nasıl açmazlara, nasıl çıkmazlara sürüklediğini görmek lazım. Ve başta tarım olmak üzere tarıma dayalı sanayi olmak üzere bu aranan elemanların yetiştirilmesi, 15 yaşından doğru yönlendirilip Almanların çok iyi uyguladığı gibi 18 yaşında yeteneğine, beklentisine göre kişilerin ama teknisyen ama tekniker olarak yetiştirilip bir an önce iş hayatına kazandırılması. Öyle bir noktadayız ki benim Kayseri’de dinlediğim, Kocaeli’de dinlediğim, Gaziantep’te, Diyarbakır’da, Denizli’de, Manisa’da dinlediğim şu: Bir çocuk var lise boşa geçmiş, üniversite kantinlerde geçmiş, mühendis olmuş. 40 tane çocuk var, bir mühendis alınacak. 39’u asgari ücrete bile çalışmaya razı mühendis yetiştirmişiz. Ama eli tornavida tutmuyor, bilmem ne. Artık bir takım yatkınlık ve yetkinlikler için çok geç. Aynı sanayici diyor ki ‘Bir mühendis alacağım, 40 kişi başvuruyor. 39’u asgari ücrete de çalışırım diyor ama benim asgari ücrete çalıştıracak mühendise ihtiyacım yok.’ Üç asgari ücret verecek ama örneğin ‘Argon kaynakçısına ihtiyacım var’ diyor. ‘Üç asgari ücret, 2,5 asgari ücret vereceğim ama bilmem ne cihazını kullanan, genç yaşta onu almış, öğrenmiş, yetişmiş elemana ihtiyacım var’ diyor. Büyük bir planlama sorunu var. Aynı anda aynı şehirde hem işsizlik hem de işçi bulamama sorunu var. Bu benim kendi memleketimde de var, Kocaeli’de de var, Kayseri’de de var, yarın gideceğiz başka yerde de var. Bu bir planlama sorunu ve herkes mühendis olmak zorunda değil. Herkes belli bir alanda üniversite okumak ve üniversitenin sonunda şanslıysa iş bulmak, torpilli ise iş bulmak veya eğitiminin altında işlere razı olmak ya da alanının dışında işlerde çalışmaya itilmek yerine doğru zamanda doğru yönlendirme yapmak lazım. Bir tarım ülkesi olarak kendi kendine yetmesi gerekirken örneğin şu bilgi, AK Parti öncesi tarımda ortalama çiftçi yaşı 38’ken, şu an 57. Yani çiftçimiz yaşlanmış. Üç genç çiftçiden ikisi ‘Asgari ücretli iş karşılığında seneye çiftçilik yapmayacağım’ diyor. Esas beka sorunu burada. Oysa bizim tarımda hem onlara işveren olma imkanı için; işte mikro krediler vermek, toprak vermek, toprağı olana can suyu kredileri vermek, hem de tarımda nitelikli çalışan olarak çalışmayı sağlamak ve hem seracılık gibi noktalarda hem doğru ürüne yönlendirip, doğru teşvik mekanizmaları kurarak. Yani dekar başına dönüm başına değil de biz gelecek sene hemen Türkiye’nin hem kendi ihtiyacını hem ihracat potansiyelini şöyle ölçtik, şurada şu ürünü yetiştiriyorsan bu teşviki alacaksan, ihracat garantili, alım garantili, ekimi yapacaksın. Düzenleyici denetleyici kuruluşlar, üretici kooperatifler ve bunların bir genel planlama mantığı içinde olması lazım. Dünyada bu işi başarmış ülkelerin başarısının sırrı doğru planlamadan geçiyor. Hele şimdi yapay zeka, diğer teknik olanaklar ve yani bütün zorlukların teknolojiyle ortadan kaldırılıp çok iyi planlama, sapmayan planlamalar yapılabiliyor. Çünkü öbür tarafta da birisi alımını planlıyor. Sen de olsa ona satacağını planlayacaksın ve onun üzerinden doğru yönlendirildiğinde bu ülke inanılmaz bir potansiyele sahip. Ama biz işte Manisa’nın Şehzadeler ilçesinin Hacıhaliller köyünde 35 yıldır köye evlenen yok. Herkes Manisa’ya evleniyor, Manisa’ya evlenince Manisa’da ev kirası derdi var, asgari ücretin kirayı karşılamama derdi var bilmem ne var falan yani. Böyle işler var.”

(Zaten bunların böyle olması gerekmiyor mu? İp nerede koptu?) “Şöyle ifade edeyim. İster kur açmazı, ister asgari ücret açmazı, ister mühendis, ister tekniker açmazı. O son hamlelerden olmuyor. Satrançta açmaz varsa açılışın yanlış yapılmasından oluyor. 25 yıllık bir iktidarın mazereti yok. Yani ben böyle buldum, böyle. 25 yıllık bir iktidar bugün Türkiye’de ne sorun varsa AK Parti iktidarı yüzünden var artık. ‘25 yıldır düzeltemedim, ben de enkaz devraldım’ diyecek durumda değiller.”

“SOKAKTA ‘BİZİ BUNLARDAN KURTAR’ DİYORLAR”

(Peki sokak size bunu söylüyor mu?) “Üç kelimeyle söylüyorlar bunu. ‘Bizi bunlardan kurtar.’ En çok duyduğum laf bu. ‘Bizi kurtar, bizi bunlardan kurtar, artık bizi kurtarın.’ En çok duyduğum bu, sokakta bu laf var. Ama iş insanlarına gidince de kimi diyor ‘Geçmişte çok oy verdik, geçmişte böyle değildilerdi’ diyor. ‘2002 - 2027 arası gelirlerdi konuşurlardı dinlerlerdi’ diyor. ‘Yanlıştan dönerlerdi. Şimdi öyle değil. Ulaşamıyoruz, ulaşsak da fırça yiyoruz. Bizi kimse dinlemiyor. Halimize acıyan yok’ diyor. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir, güçlüler ayakta kalır, bu böyledir. Böyle bir yaklaşıma ciddi şekilde tepki gösteriyorlar. Bunun yanında tabii bu yeşil, mor, dijital ve istihdam dönüşümleri için önemli hazırlıklar yapıyorlar. Bu hazırlıkların geldiği aşamalar iş dünyasında heyecan uyandırıyor arkadaşlarımızda. Biz aslında bunu oldukça iyi ve tam bütün bu yazı bunlarla meşgul olacakken butlan ile meşgul olduk.”

“ENDÜSTRİ 4.0’IN KONUŞULMASI LAZIM”

(Emeklilik sistemi Türkiye’de felaket. Siz emeklilik sistemi ne yapacaksınız? İnsanları çalıştıracak mısınız emekli mi edeceksiniz?) “Şimdi bu böyle bir başına ve bir cümleyle cevaplanabilecek bir husus değil. Mesela o kadar çok şey var ki, bir kere Türkiye’de çalışma gününün dörde düşmesi, çalışma saatlerinin 5,5- 6 saate düşmesinin tartışılacağı bir dönem gelecek. İkincisi, bu Endüstri 4.0’ı konuşuyor ya herkes. Emek 4.0’ın konuşulması lazım. O bizim işimiz, biz ona hazırlanıyoruz. Yani o ışıksız fabrikalarda çalışan robotların ortaya çıkardığı istihdamsızlığın, çalışanların haftada beş gün değil, dört gün çalıştığı; 8 saat değil, günde 5,5 saat çalıştığı; robot vergisinin tahsil edildiği, robot vergisi diye bir mevzu var. Ayrıca tüm çalışanlar için ama işveren düşmanı olmayan, yani işverenin karından alıp işçiyi rahat ettirdiğin ya da işçinin payından kesip işverene kar ettirdiğin değil de birlikte doğru ürünü doğru bir şekilde iş barışı içinde ürettikleri, ihraç ettikleri ya da iç piyasaya sundukları, iyi para kazandıkları, yüksek katma değerli ürünler ya da zorunlu olarak işte kadın istihdamı yaratan ya da gıda mesela değil mi? Dünyada gıda enflasyonda beşinci ülkeyiz biz. Bizden daha kötü olan ülkeler bombardıman altındaki Ukrayna, İran, lideri helikopterle götürülen Venezuela, bir de Güney Sudan. Sonra biz geliyoruz. 200’e yakın ülkenin gıda enflasyonu bizden düşük. Avrupa Birliği’nin gıda enflasyon ortalaması yüzde 2,3, Türkiye’nin yüzde 35. Ki biz gıda enflasyonunun en az olması gereken ülkesiyiz. Dünyanın kendi kendine yeten yedi ülkesinden birisiyiz. O yüzden bizim bu geldiğimiz noktada yani şeyi biliyorsunuz, fındıktaki meseleyi. Dünyanın yüzde 70 fındığını biz üretiyoruz. Böyle bir ürün varsa fiyatı sen belirlersin. Bizde üreten değil, alan belirliyor. Bir firma. Firma Manisa’ya bir fabrika kurdu, bizim fındıktan dünyanın en çok tutulan şeyini yapıyor, adını söylemeyeyim şimdi. Bütün gençlerin en çok sevdiği. Ve bizim ürünümüze bizim Manisamız’da kurduğu bizim işçimizle ürettiği şeye öyle bir katma değer katıyor ki inanılmaz paralar kazanıyor. Ben ona düşmanlık etmeyeyim de, ben bu işleri yapan firmalarım olsun benim. Fındığımı kendim işleyeyim yani. Ham fındık, kuru fındık, bilmem ne fındık satacağıma onun sattığı gibi fındıktan üretilen bilmem kaç çeşit yüksek katma değerli işte çikolatasını, fındık kremasını bilmem nesini ben satayım. Bunların hepsi bir bakış açısı. Sen şu anda fındık bahçesinde Trabzon’da Ahmet kampanya yapmış. Diyor ki ‘Fındığın toplama maliyetine katlanamam, fındığımı dalında bırakıyorum.’ Ahmet de çağırıyor ki ‘Gelin imece yapalım.’ Belediyenin izinli personeli ya da işte gençlik kolları, kadın kollarıyla bizim bulduklarıyla fındık topluyorlar, bedava. Fındığı satıyorlar, o parayla burs veriyorlar. Adam fındığını toplatamaz durumda yani. Ama şimdi toplamayınca toplayacak adam da aç kalıyor, toplatmayan da para kazanamıyor. Çünkü 300 lira olacak fındığa 250 lira dediler. 170 liradan fındık satıyorlar. Ama o fındık o ürüne dönüp bu kadar yüksek bir katma değer olsa, bırak asgari ücret işte 2,5 asgari ücrete çalışan çalışanları da var bu firmanın.”

“YENİ BİR KALKINMA HAMLESİNE İHTİYAÇ VAR”

“O yüzden meselenin kendisi; yeni bir başlangıca ihtiyaç var, yeni bir kalkınma hamlesine ihtiyaç var. Bütün bu geçmişten gelen ve yapılan yanlışların hepsini doğru gören, doğru çözüm önerileri kuran, bir toplumsal mutabakatı yakalamış…. özellikle de 2002 - 2007 arasının başarısı şuydu. Bir, sıcak para vardı dünyada. şimdi de var. Gidecek yer arıyordu, biz onlara diyorduk ki ‘Bundan sonra demokrasi, yasaksız Türkiye, Avrupa Birliği’ne tam üyelik falan’ ve Türkiye para akıyordu. Şu anda para geziyor ama Türkiye’ye gelmiyor. Neden? Geleceği yerde ülkenin ismini bilmeyenlerin ismini bildiği İstanbul’un seçilmiş belediye başkanının önce mazbatasına çöktüler. Şimdi de aldılar, kendini içeri koydular. Ülkenin ana muhalefet partisinin liderini değiştirdiler. Örneğin tavukçulukta bütün firmalara bir günde kayyım atayabiliyorlar. Sonra adam enayiydi, Türkiye’ye yurtdışından sıcak para getirecek. Türkiye’ye yurt dışından sıcak para geliyor mu? Geliyor. Para geliyor, cuma akşamı çıkacağı kuru bilerek giriyor. Onu taahhüt ederek sokuyorlar parayı. Paradan para kazanıyor. O kazanıyor, kim kaybediyor? Hepimiz birden kaybediyoruz. O yüzden bu düzeni tepetaklak edeceğimiz; YENİ Parti işçi dostu bir partidir, emeğin de partisidir, emekçinin yeni partisidir ama işverenin düşman partisi değildir. İşverenle işçinin iş barışı içerisinde birlikte kazanıp birlikte üretip doğru planlanmış ve desteklenen alanlarda hakça bölüşecekleri yeni bir düzen getirecektir. Bir gün konuşuruz. Bu ülkede mahkeme adaleti kadar hatta bence ondan bile önce gelen adaletsizlik vergideki adaletsizliktir. Adil bir vergi düzeni kurulmalıdır. En büyük adaletsizlik gelir paylaşımındaki adaletsizliktir. Bu düzen kurulmalıdır.”​

“TÜRKİYE İÇİN 1,42 FELAKETİN TA KENDİSİDİR”

“Bu ülkenin inanılmaz bir potansiyeli var. 1,42’ye düştü doğurganlık oranı Türkiye’de, 1,42’ye. Tayyip Erdoğan ‘Üç çocuk’ diyordu, ‘Beş çocuk’ diyordu. İşte onun sözünü dinleyenlerin üç çocuğu da aç, beş çocuğu da işsiz. Ama Türkiye çok büyük bir tehlikede. Mesela diyorlardı ya ‘Doğum kontrol önermek işte şöyle kötüdür, böyle kötüdür, falandır, filandır.’ Ben hatta şunu da söyleyeyim. Tayyip Erdoğan’la slogan olarak değil ama fikren doğurganlık hızının düşmekte olduğunun bir beka sorunu olduğu konusunda birleşiyorum. Tayyip Erdoğan’ın milletten çocuk sözü almasını doğru bulmuyorum. Yoksa doğurganlık hızının düşmesinin risk olarak görülmesi ve doğurganlığın teşvik edilmesi başka bir şey de Türkiye’de dünyanın en acımasız doğum kontrol yöntemi uygulanıyor şu anda devlet eliyle. Yoksulluk yüzünden insanlar evlenmeye korkuyorlar, evlenenler çocuk yapmaya korkuyorlar, çocuk yapanlar ikincisini asla yapmıyorlar. 1,42; Türkiye için tehlike çanlar değil, felaketin ta kendisidir. Biz genç nüfusla büyüme potansiyeli olan ve bütün potansiyelini bir genç nüfusla yönetebilecekken şimdi buradan sonra yaşlanan bir nüfus ve yaşlılık fakirliği ve çözmemiz gereken çok önemli sorunlarla karşı karşıyayız. Bu anlamda da sadece böyle bir başlık olarak söyleyeyim. Gelecekte bir bakım sigortasının olması lazım. Eczacı olarak bir şey söyleyeyim. Bu hani çeşitli çok nadir görülen hastalıklar Türkiye’de yıldırımın birinin başına düşmesi gibi. Düştüğü yeri yakıyor, hepimiz bakıyoruz. Sonra banka hesabı açıyor da ‘Şu kadar para toplanırsa…’ Nadir ve çok nadir görülen hastalıkların yetim ilaçları, bunun yetimdir adı, bütün bir sistem tarafından karşılanmalı ve bedava olmalıdır. İşte DMD hastalığı gibi, bir çok konuştuğumuz SMA’lar falan gibi. Aynı şekilde yaşlılık yoksulluğu. Yaşlılığında evinde bakıma muhtaç kimseler asla ve asla kendilerinin bir başlarına bırakılamaz. Devletin vergilerden belli payla fonladığı bir bakım sigortasının ayrılması ve bakıma muhtaç tüm yaşlıların iyi, evde bakımlarını devlet tarafından garanti edildiği, evde bakımı mümkün olmadığı durumda geriatri kliniklerinde ve geriatri hastanelerinde mutlaka ve mutlaka devlet güvencesiyle ve ücretsiz olarak bakılacakları yarınları yoksa hiçbirimiz bugünün orta yaşı ya da yaşlılarının yüzüne bakacak halimiz olmaz. Böyle bir güvensizlik dönemi ve riski var. Kartopu gibi büyüyor. Bir yandan da nüfusun gençleştirilmesi, artan refah üzerinden gençlerin evlenme - yuva kurma ve çocuk yapma, 2,1’in üzerinde hiç olmazsa bir nüfus büyüme hızına kavuşmasının da birinci önceliğimiz olması gerekir."

KAYNAK: Cumhuriyet Gazetesi.