Çocuk yaşta geçirilen bir hastalık, hayal gücüyle birleşince dünya sinemasını değiştiren bir dehaya dönüştü. Bugün "Godfather" ve "Apocalypse Now" gibi başyapıtların arkasındaki isim olan Francis Ford Coppola’nın hikayesi, kısıtlamaların nasıl büyük bir sanatsal devrime yol açtığının en somut örneğidir.
Sanatla yoğrulmuş bir ailenin içine doğan Coppola; müzisyen bir baba ve oyuncu bir annenin mirasını, kendi çocukluk trajedisinden süzdüğü hayallerle harmanladı. Henüz küçük bir çocukken yakalandığı çocuk felci nedeniyle yaklaşık bir yıl boyunca yatağa bağımlı kalan Coppola, bu dönemi bir engel olarak değil, bir kuluçka dönemi olarak kullandı. Odasında geçirdiği o uzun günlerde, gadgetlar (küçük mekanik aletler) ve kuklalarla kurduğu dünya, aslında gelecekteki dev setlerin ilk provasıydı. Kendi ev filmlerini kurgulayıp ses eklediği o günler, onu bir diğer büyük vizyoner Jacques Demy ile aynı kader çizgisinde buluşturuyordu.
Hofstra Üniversitesi’nde tiyatro eğitimi alırken Sergei Eisenstein’ın sinema dilinden etkilenen Coppola, yüksek lisans için gittiği UCLA Film School’da Dorothy Azner gibi isimlerle çalışma fırsatı buldu. 1962 yılında ilk filmi olan western komedi Tonight For Sure ile yönetmenlik koltuğuna oturdu. Ancak onun asıl "mutfak" eğitimi, düşük bütçeli B-filmlerin kralı Roger Corman’ın asistanlığı ile başladı. Bu tecrübe, 1963’te ilk ticari başarısı olan korku filmi Dementia 13'ü doğurdu. Coppola sadece bir yönetmen değil, aynı zamanda kalemine hâkim bir edebiyat tutkunuydu. 5 Oscar ödüllü yönetmen, çocukluğunun o sessiz odasındaki kukla oyunlarından, dünya sinemasının zirvesine uzanan bu yolculuğuyla, sanatın iyileştirici ve dönüştürücü gücünü bizlere hatırlatmaya devam ediyor.
Bir Amerikan Destanı: Baba Üçlemesi
Amerikan sinemasının "anıt eserleri" kabul edilen The Godfather serisi, Coppola’nın dehasının en somut kanıtıdır.
Başarı, Aile ve Derin Bir Sancı
Coppola’nın sineması her zaman bir aile meselesiydi. Yeğeni Nicolas Cage’den kızı Sofia Coppola’ya kadar pek çok yakınına setlerinde yer verdi. Ancak bu parıltılı hayat, 1986 yılında oğlu Gio’nun bir tekne kazasında hayatını kaybetmesiyle en büyük darbesini aldı. Yaşadığı bu ağır kişisel trajediye rağmen Coppola, sinemanın iyileştirici gücüne tutunarak üretmeye devam etti.
