Bir Aday Beşe Bölünmüş Kesimi Yenecekti! -2-
CHP’nin 38. Olağan Kurultay davası, Eylül ayında görülecek. İdari bir işlem olan kurultay, bütün sonuçları ile itirazsız kabul edilmiş ve YSK tarafından da onaylanmıştır. Davanın özü; bir takım siyasi mevkisini yitirmiş kişiler ile parlayan ve toplumda genel bir güven kazanan CHP’yi köşeye sıkıştırmak isteyenlerin yargı kıskacı yaratmak istemelerinden kaynaklanan bir durum olduğu, herkesin bildiği bir gerçektir.
Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimlerindeki başarısızlık, CHP’de kurultay yapılması için doğal bir sonuçtu. Seçimi kazanarak, ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme’ geçmek en büyük amaçtı... Atı alan Üsküdar’a ama şöyle ama böyle bir kez daha geçmişti. Hem CHP hem de içtenlikle ‘millet ittifakına’ gönül verenler, destek olanlar, bir kez daha ne olduğu belli olmayan seçim öncesi, süreci ve sonrası ile tam bir düş kırıklığı yaşadı.
Seçim yenilgisinin hemen ertesi günü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu “Değişim gerekir” diyerek bir süreç başlattı. Henüz seçim şokunu atlatamayan kamuoyu ve CHP örgütü, en azından yeni bir umudun örgütlenmesinin hem içinden hem dışından hem de yanından ilerleyerek yol almaya başladı.
Millet ittifakının içindeki sağın güçlü partisinin lideri, cumhurbaşkanı adayının belirleneceği toplantıyı terk ediyor, ardından da masa bileşenlerine olmadık laflar söylüyordu. Bu çok üzücü durumu millet ittifakına umut bağlayan bütün kesimler, en başta da İyi Partililer içine sindiremedi. Aslında seçim o gün yitirilmişti. Daha sonra birliktelik sağlansa da amaca ulaşılamayacaktı. Öyle de oldu.
Seçim yitirmenin acısını toplum gidermeye çalışırken, bir parti lideri de Cumhurbaşkanı adayı ile gizli bir anlaşma yaptıklarını ve partilerine bakanlık sözü verildiğini açıkladı. Bu hem açıklayan açısından hem de aday açısından hiç hoş olmadı. Toplumda seçim yitirmekten kaynaklanan üzüntü bu ve benzeri durumlar açısından da güvensizliğe dönüştü.
Millet ittifakının adayı Kılıçdaroğlu’nun seçimi kazanması için; hem ittifakın önemli ortağının son andaki tutumu, sonra da muhalif kesimden yüzde 5 oy alan Sinan Oğan’ın ikinci turda iktidar adayını destekleme kararı karşısında, Zafer Partisi’nin son anda muhalefetten yana tavır alması da artık yeterli olmadı.
Kılıçdaroğlu’nun potansiyel adaylığı, son toplantıda masanın dağılmasına yol açmış gibi görülse de millet ittifakının daha yeni yeni oluşmaya başladığı sıralarda, Akşener’in “Ben Başbakan Olmak istiyorum” demesi ile başlamıştı. Böylelikle; millet ittifakının ikinci güçlü partisi, ittifakın birinci partisine cumhurbaşkanlığı adaylığını bırakmış olmuyor muydu? Burada iş, CHP’nin belirleyeceği adayın ittifakın adayı olmasının onaylanmasından başka bir şey değildi… Ama buna; içeriden-dışarıdan herkesin karıştığı gibi rakip aday, çevresi ve tüm ortakları da kararı yönlendiriyordu. Adaylık CHP’ye bırakılmıştı ama onun aday gösterme hakkına karışılıyordu.
Ankara ve İstanbul büyükşehir belediye başkanları daha yeni seçilmiş oldukları halde önlerine cumhurbaşkanı adaylığı, iktidar çevreleri ile yandaş medya ve anket kuruluşları aracılığıyla partilere ve toplum kesimlerine sunuldu. CHP’nin önceki Cumhurbaşkanı adayının partiden bir şekilde uzaklaştırılır veya uzaklaşırken yaratılan durum da adaylık sürecinde yaşanılan yanlışlıklar olarak seçimi kazanacak kesimin heybesine eklenen bir hediyeydi. Her şey tamamdı, aralarına nifak sokulacak, tek adaylı olma bütünlüğü parçalara bölünecekti. Zaten çatlak yaratmaya eğilimli kesimler ve kişiler hazır bekliyordu. Böylece; 4 aday varmış gibi sunulan muhalefet, çeşitli cambazlıklar ile güdüleniyor, parçaların birleşmesine, tam bir presle adayın netleşmesine, etrafında bütünleşmeye fırsat verilmiyordu. Bunu aslında herkes görüyordu.
Artık muhalefet saflara ayrılmıştı. Birleşip aday ortaya konamıyordu. İmamoğlu, Yavaş, Kılıçdaroğlu ve sonra eklenen İnce etrafında 4 adaylı yandaş saflaşma yaratılıyor, kurgu çok iyi işliyor, amaca uygun ortam oluşuyordu. Bölünme tamamlanmış, parçalar ortaya çıkmıştı. Artık bu bölünmüşlüğü güle oynaya yönetmek gerekiyordu.
Aday belirlenme toplantısından bir yıl kadar önce, “Geliyor gelmekte olan” sözlerin sloganlaştığı süreçte, Cumhuriyet Gazetesi’nde “Aday Kılıçdaroğlu” başlıklı manşet haber çıktı. Sanki haber yalanmış gibi; kararın ortak alınmayarak, aday dayatılıyormuş sanısıyla “etik davranışa” sadık kalma duygusu, gazetenin basılan nüshalarının piyasadan çekilmesiyle sonuçlanmıştı. Aslında; adayın kim olacağı bir yıl önceden belli iken, alınan adaylık kararı ‘malumun ilanı’ olmasından başka bir şey değildi. Ama süreç yönetilemedi.
Algı yaratan ve yöneten kesimle birlikte anketçiler, sanki adı geçen kişilerin hepsi birden aday olacaklarmış gibi, partililerin, muhalif kesimin ve halkın kafasına sokuluyordu. Zaman zaman da belediye başkanlarından birisinin Erdoğan’i yeneceği, bazen de bir başkasının geçeceği, ama Kılıçdaroğlu’nın hiçbir gücü olmadığına toplum inandırılıyordu. Sırtındaki onuru Aleviliğin yanı sıra arkasına da teröristler dizilip yaralanıyordu. Sanki Türkiye’nin kurucu partisi CHP’ye 13 yıl başkanlık yapan Alevi birisi değildi! Onun Alevi olması CHP’yi yönetirken hiçbir sorun olmamış, CHP’liler bunu önemsememiş, bütün başarısız seçim sonuçlarına karşın başında tutmuş ve cumhurbaşkanı adayı olmasının da arkasında durmuştu. Ancak, ülkemizde aslında laik cumhuriyetin yönetilmesinde hiçbir şekilde sorun olmayacak bu durum, “karşıt düşünceleri harekete geçirebilecek bir hoyratlıkla” el altında tutuluyordu. Çok yazık…
Ortaya sürülen İmamoğlu, Yavaş, Kılıçdaroğlu üçlemesi yanı sıra Oğan ve İnce hamleleri de beklemede tutuluyor, yaratılan durumun; toplumun temiz kalpli kesimlerince anlaşılması olası olmayacağından, siyaset mühendisliğince 1’e karşı en az 5’e bölünmüş adaylı bir seçim yaşatılıyordu. Kuşkusuz; 1 ve tek olan 5’e bölünmüş kesimi yenecekti! Bu garip durumu; kimimiz anlıyor, görüyor, kimimiz de göremiyor ya da görmek istemiyor ama kurgulayanlar biliyordu.